Laleli’den Cehenneme Doğru Giden Bir Gemide

 

Bir memleket gibidir gemi, her şey düzenli ve kontrol altında olmalıdır. Kaidelere uyulmalıdır, kanunlara, nizamlara..

Böyle başlar “Gemide”ki yolculuğumuz. Kaptan, Kamil, Ali ve Boksör’den mürekkep gemi taifesinin arasındaki hiyerarşiye tanık olurken bir yandan da yerimizi alırız, bir çift göz olarak o anda.

Serdar Akar’ın hikâyesini yazdığı -Önder Çakar’la birlikte senaryolaştırdığı- ve yönettiği Gemide, o dönem ki ekipleri Yeni Sinemacılar’ın olduğu gibi ekipten birçok ismin de ilk filmi olma özelliği taşıyor. Film, gerilimin dozajının bir dakika bile düşmediği sahnelerde, büyüyen oyunculuklar, gerçekçiliği perçinleyen diyaloglar ile desteklenmiş ve ön plana çıkma çabası içinde olmayan ustaca yönetmen tercihleriyle de teknik anlamda su üzerinde tutulmuş.

Gemide, Azize: Bir Laleli Hikâyesi (Laleli’de Bir Azize) ile ortak bir evrende geçmesi hasebiyle de oldukça farklı bir yere sahip Türk Sinemasında. Bu yönüyle sinemamızdaki -benim hatırladığım- tek örnek olan bu filmlerden Serdar Akar imzalı Gemide, ikiz kardeşi Azize’den birkaç adım daha önde sinematografi ve kurgu olarak. Fakat madalyonun diğer yüzünün de görülmesi için iki filmin de izlenmesi elzem. Bununla birlikte filmdeki basit gibi görülen açı tercihlerinin “Laleli’de Bir Azize” izlendikten sonra aslında sanıldığı kadar basit olmadığı da anlaşılıyor elbette. Azize’nin Kudret Sabancı’nın deneysel kurgu ve aydınlatma tercihleri ile çok iyi bir film olabilecekken yalnızca deneysel kontenjanından yer bulabilmesi de üzücü elbette. Zira filmdeki Güven Kıraç, Cengiz Küçükayvaz ve İştar Gökseven’in toplam oyunculuk performansları Gemide ekibini aratmıyor ve bana kalırsa birçok yerde de geçiyor bile.

Yeniden Gemide’ye dönelim ve İdris Kaptan, sözüne devam etsin;

Ben de bu memleketin baş şeyi gibiyim; başbakanı gibiyim mesela. Her şey benden sorulur. Denize çıktın mıydı bu küçücük gemi bi’ memleket oluverir… Aslında bi’ başbakandan daha çok görevim var; çünkü onun bakanları var, adamları var, falanı var filanı var. Benim yok. Bu gemide güvenlik de eğitim de sağlık da eğlence de benden sorulur. Kamil de başbakanın en kıyak yardımcısı. Siz de vatandaş, aynı zamanda memur gibisiniz. Bu yüzden çok kıyak, çok disiplinli ve çakı gibi olmalıyız. Sürekli kendimizi ve birbirimizi kollamalıyız…

Erkan Can’ın bu tiradı aslında bize filmin temasını, ana fikrini, çıkış noktasını ve önermesini tek başına veriyor. Kaptan, gemideki yek otoritedir. Elbette bu otoritenin avaneleri de vardır ve film bize bu otoritenin çevresindeki kendinden kaynaklanmayan sorunlara karşı çaresiz kalmasını, bu sorunlara vereceği tepkileri sonuçlarını anlatıyor. Bunu yaparken de elbette doğrudan ve dolaylı olarak bir otorite eleştirisi de sunmaktan geri durmuyor. Bu yönüyle okunduğunda filmin kıymeti elbette daha da artıyor zira gemi metaforunun işlenişindeki başarı filmin geri kalan her yerinden daha ön planda bana kalırsa ki Azize’nin birkaç adım önünde olmasının da esas sebebi bu.

Müthiş kaotik bir biçimde resmedilen İstanbul gece manzaralarıyla bezeli film, bakire bir fahişenin “gemide kadın uğursuzluktur” kuralının çiğnenmesiyle gemiye gelmesi ile başlıyor ardındansa işin içine kadının “sahiplerinin” girmesiyle filmdeki kaos içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Burada senaryonun -özellikle karakter yaratımı konusunda- öne çıktığını görebiliyoruz. Kaptan’ın otoritesini korumaya çabalarken bir yandan da olayın vahametini tek yardımcısı Kamil ile dertleşirken ifade edişini görüyoruz ki filmin en kıymetli sahnelerinden birisi de bu elbette. Öyle ki Kaptan, kendisini teskin etmeye çalışan Kamil’in tüm çabalarını oldukça rasyonel biçimde reddediyor ve bizlere “gerçek” dünyadan bir ana tanık oluyoruz hissini çok başarılı yaşatıyor film. Burada Erkan Can’ın film boyunca sergilediği efsanevi performansın en tavan noktasına şahitlik ediyoruz bir yandan da.

– Ooff n’apıcaz be Kamil, anamız sikildi, artık cinayete girdik?!
– Kazaydı, anlatırız, hem herif pezevenkmiş kimse siklemez.
– Sen öyle san, sen öyle san… Pezevengi öldür bir, cinayet. Kızı al iki, adam kaçırma. Kızı en az iki kişi sik, üç, ırza tecavüz. Her gece esrara takıl, nereden baksan dört, içicilik. Heriflerin cebinden paralarını al, beş gasp…
Bütün bu bokları yedikten sonra polislerin suratına bakıp, “kusura bakmayın abi kaza oldu” diyemezsin. Adamın götünden kan alırlar Kamil kan.
Haydi kız orospu, ki bu ibneler bakireydi diyorlar, bakire kız nasıl orospu olur anlamadım gitti… Ooff her şey çok karışık..

Haldun Boysan’ın rahatsız edici derecede düzgün bir diksiyon ile konuşması dışında tek bir noktasının dahi gerçekçilikten uzaklaşmadığı ve izlerken Kaptan ile birlikte kara kara düşünmemizi sağlayan -bu yönüyle otorite ile kurdurduğu empati ve sorumluluk sahibi ile temas noktalarında oldukça başarılı bir kurgu sunuluyor- Gemide, yerli sinemanın buhranlı döneminden çıkmasına ve “milenyum” ile birlikte sinemamızda yeni bir anlatım üslubunun da oluşmaya başlamasında sağladığı katkıları yadsınamaz olan bir eser. Bir dakika bile düşmeyen bir tempo -tempo ile “aksiyon”u karıştırmayalım lütfen, tempoyu duygusal sürükleyicilik olarak da ele alabiliriz- başarılı oyunculuklar, harika bir senaryo ve yönetim becerisiyle film, günümüzde de geçerliliğini koruduğu gibi her izleyişte alınan hazzın üzerine çeşitli yeni hazlar da tattırıyor.

Neyse.. nerede kalmıştık?

Fatih Dalcı

Fatih Dalcı hakkında 57 makale
.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*