Ayna Konuşmaları

“Başlangıçta söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı.”
Yuhanna 1:1

Başlangıçta söz, Tanrısaldı. Söz kutsaldı. Peki, ne vakit sözün kutsiyeti incindi? İşte ömrüm, bu sorunun cevabını aramakla geçiyor. Ruhumun çalkantısı bundan! İnsanlar sözleri ne vakit boş sözcüklerin ardına gizlemeye başladı? Söz, sözcük sözcüğünün ardında ne vakit yok oldu? İşte ben, kendi türünü öldüren türün kendi türünden nefret eden üyesi! Beni öldürmedikleri için mi? Yoksa beni de öldürdükleri için mi?

Kalktım. Lavaboya gidip yüzümü yıkadım. Soğuk su her daim insana ve maddeye iyi gelmişti, bu onun kutsallığındandı. Ayna buğuluydu. Yüzümü kuruladım. Odaya döndüm. Dolabın kapağındaki aynaya döndüm yüzümü. İşte saçları işte gözleri işte kulakları işte ağzı işte burnu işte her şeyiyle o türün bir üyesiydi karşımdaki! Aynadan döndüm.

-Binicisinin adı Ölüm olan, soluk renkli atı gördün mü?
-Hayır, bu ses benim öyküme ait değil!
-Biliyorum. Ben de senin öykünden değilim çünkü.
-O halde kimsin, nedensin sen?
-Ben öyküyüm, sen benden bir sessin.
-Ayna!
-Korkma, aklını yitirmiyorsun.
-Bundan emin değilim!
-Benden dönemezsin.
-Beni benden nasıl gizleyebiliyorsun?
-Dedim ya, ben öyküyüm. Ayna, öyküsüdür yaşamın.
-Neden bir boşluktan ibaretsin?
-Bu soruyu soracağın kişi ben miyim gerçekten?
-Hayır, usulca deliriyorum galiba.
-Hayır, usulca konuşmaya geldim. Dil oldum.
-Lâl miydin?
-Hayır, lâl olmak insana özgüdür.
-Oturabilir miyim?
-Lütfen.
-Teşekkür ederim.

***

-Bu nasıl olabiliyor?
-Bana öykü yaratmayı anlatabilir misin?
-Nesini soruyorsun?
-Neden öykülediğini.
-Bilmem. Kesin bir cevabı en az tasarrufla vermek güç. Sadece, anlatmak istediklerimi anlatmanın bir yolu bu. Öykü, dilin yürekle aşkından doğan çocuğu sanki.
-Asıl cevap bu değil.
-Benim sana cevabım, bildiğim.
-Ben bilmediklerini istiyorum.
-Anlamıyorum.
-Yaratmak, hoşuna gidiyor değil mi?
-Yaratmak özgür olmak, tamamen.
-Peki yarattığın öykülerdeki karakterlerden biri olmak, seni üzüyor mu?
-Bunu nereden bilebilirim.
-Bunun nasıl olabildiğini sorarken kast ettiğin neydi?
-Senin, aynadaki görüntünün benimle nasıl konuşabildiği.
-Ben aynadaki görüntü değilim.
-Ve?
-Açıkça sor. Bende yanıtlarını bulacaksın.
-Eğer aklımı yitirmiyorsam, aynadaki görüntü, benimle nasıl konuşabiliyor?
-Ben aynadaki görüntü değilim, aynayım.
-Bunu anlamamı bekliyor musun gerçekten?
-Öykü yaratmaya benzemiyor değil mi?
-Yanıtlarımı bulacağımı söylemiştin.
-Bulacaksın.

***

-Ayna nedir?
-Sence?
-Gerçekten yanıtlarımı bulacak mıyım yoksa benimle oyun mu oynuyorsun?
-Cevabını bildiğin soruları neden soruyorsun?
-Ayna vakittir. Akan vakit, duran vakit, giden vakit, kalan vakit…
-Güzel ilerliyorsun.
-Başka?
-Ayna, yaşamdır. Dikkat ediyorsan, hiç dikkat etmiyorsun. Ömürlerdir yanında olan aynaya hiç dikkat etmiyorsun. Senin için ayna, kendini gördüğün bir yansıma aracıydı hep. Aynalarda kendini görüyordun. Aynalardan kaçışın, aynalarda mezarlıklar yaratışın bu yüzdendi hep. Hâlbuki ayna, tüm yaşamların boyunca seninleydi. Her anını görüyordu, şahit oluyordu. Peki sen, bir aynayı hiç gördün mü?
-Kendinden bir başkası gibi bahsedişin kafamı karıştırıyor, lütfen, daha sade olur musun?
-Peki. Ama bana o kadar yabancısın ki, söylediklerimden bile bir şey anlamıyorsun.
-Ne söylememi bekliyorsun?
-Aynanın ruhu hakkında ne biliyorsun?
-Aynanın ruhu…
-Biliyorum. Söylediklerimden halen bir şey anlamıyorsun.
-Anladığım şeylerden bahsetmeliyiz belki de.
-İnsanlar neden hep daha kolayı arıyorlar?
-Bunu senelerce sorguladım.
-Buraya gelip seninle konuşmam neden sence?
-Bu soruyu sormak için bekliyordum.
-Sorgulanmaya hazır mısın?
-Hayır.
-Güzel.

***

-Bana öykünden bahset!
-Önemli bir öykü değildi aslında. Yuhanna’nın ilk sözü, sözün kutsiyetini anlatıyor. Bu hep korkunç derecede manidar gelmiştir bana. Sözün kutsallığı kadar kutsal bir şey daha öğrenmedim. Fakat söz bu derece kutsalken, bugün alelade sözcüklerle kamufle edilmesi beni üzüyor. Sözler veriliyor, sözlerden dönülüyor.
-Aynalardan döndüğün gibi mi?
-Hayır, demek istediğim o değil. Kutsiyet mertebesinin en üst basamağında olan bir değerin bugün ayaklar altına alınabilmesi, beni korkutuyor. Tanrı kadar kutsal bir değer olan sözü çiğneyen bu insanlar, Tanrılarını da çiğnemiş oluyorlar. Peki Tanrı ve söz dâhil, hiçbir değeri değer olarak görmeyen bu insan kalabalığı, ne için yaşıyor? Tamamen madde için. Kendilerini uyuşturan, kandıran ve harcatan maddeler için! Bu beni korkutuyor. Öykü tam da bundan yola çıkacaktı. Karakterler veya olaylar hakkında bir ön düşüncem yoktu. O babı ele alarak devam edecektim ki sen dâhil olana kadar ediyordum da…
-Düzelteyim; ben senin öyküne dâhil olmadım. Sen benim öykümdesin.
-Bunu idrak etmek zor.
-Ama edeceksin.

***

-Neden öykü yarattığın sorusuna geri dönelim.
-Bunun yanıtını verdim sanıyordum.
-Eğer doğru yanıtı alsaydım, tekrar sormazdım.
-Yaratmak beni özgür kılıyor. Özgürlük hissi de mutluluk veriyor. Ama bu sıradan bir mutluluk değil. Yani bunu anlatmak güç. Yaşamın bir yapboz olduğunu düşünürsek, uymayan bazı parçalar var. Yaratmak bu parçalara yeniden şekil vermek gibi. Ya da tamamen uygun parçaların olduğu yeni bir yapboz üretmek de diyebilirim. Hayır aslında bu da değil, beni zorluyorsun.
-Özgür olmak, mutlu olmak, yeni bir dünya yeni bir yaşam yaratmak… İstediğin gerçekte bu değil, öyle değil mi?
-Evet.
-Anlat.
-Dede Korkut vaktiyle o ününe kavuşmadan evvel, yani gençken, ölümden kaçmanın yollarını arar dururmuş. Farklı diyarlara gitmiş. Sormuş, soruşturmuş. Bir çıkar yol bulamamış. Kaçıp vardığı her yerde mezarını kazan birilerini bulmuş. Dede Korkut, çareyi şiirde bulmuş. Almış kopuzunu eline, vurmuş teline, şiir düşmüş diline. Söylemiş de söylemiş. Coştukça söylemiş, üzüldükçe söylemiş, güldükçe söylemiş, yuğladıkça söylemiş. İyi günleri de kötü günleri de kopuzuyla anlatmış her mecliste. Çok yardıma koşmuş, çok tanınmış, çok saygı görmüş. Ulu kişi olmuş. Dede Korkut’u sazın ve sözün atası kabul etmişler. Dede Korkut, şiir yazarak kurtulmuş ölümden. Ölümden kurtulmak manasına gelen eski bir sözcük vardır Türkçede. Ozmak. Oz- fiil köküdür. Oz, sonsuzluk manasına gelir; ölümsüzlük, ölümden kurtulmak, sonsuza dek yaşamak manasındadır. Ozmak fiilini yaşayan, gerçekleştiren kişiye; yani ölümden kurtulan, sonsuza dek yaşayan kişiye Türkler ozan demişler. Benim sözcüklerle kavgam, bu yüzdendir. Ozmak, ozanlara karışmak için…
-Bir aynanın, bunları bilmediğini mi sanıyorsun?
-Hayır, bildiğini biliyorum. Bunu anlatmayı seviyorum sadece.
-Ölümden korkuyor musun?
-Yaşamak kadar değil.
-Bu senin öykün değil, dikkatli ol.
-Farkındayım, alıştım. Ama korkmuyorum. Yani ölmek, çok büyük bir olay olmamalı.
-Biliyorsun, yalan söylediğinde bunun farkına varabiliyorum.
-Evet. Özür dilerim. Ölmek, korkutucu. Değer verdiğin herkesten ayrılmak, inşa ettiğin her şeyin uzağında olmak, silinmek, unutulmak ürkütücü. Yok olmak korkunç bir şey hatta. Ama ölüm, huzur verici bir yandan. Bu garip bir huzur! Tarif etmek zor olsa da deneyeceğim. Tüm kötülüklerin, tüm acıların, tüm sancıların sonunda kurtulmak işte! Her şeyden, herkesten! Bir başka yaşama kadar, dinlenmek…
-Yaşamaya cesaretin yok değil mi? Hiç olmadı.
-Hayır. Yaşamak bir ağrı oldu benim için. Bu bir çiçeği düşünürken ürpermek gibi… Yere düşen gölgene acımak gibi… İnceliklerle dolu bir dünyada katledilen güzellikleri görerek yaşamak, ne kadar yaşamaktır ki?
-İnsan ne için yaşar?
-Bunu çok düşündüm. Ben dostluklar için yaşadım, aşk için yaşadım. Yanlış anlama bu aşk, tensel bir aşk değildi. Onların ve onlar gibi onlar olan onların anladığı bir aşkı hiçbir zaman anlamadım. Benim aşktan anladığım bir yağmurdu, yağmur sonrası toprak kokusuydu. Biraz bunun için yaşadım. Biraz da o yağmur sonrası toprakta dostlarla, arkadaşlarla koşmak için… Uzaklar için yaşadım. Öğrenmek için. Öğretmek için hatta. Yazmak ve yaratmak için. Soğuk süremlerde yaşanan sıcak akşamları unutmamak için belki. Özel şarkılar için, güzel şiirler için… Eğer yaşadımsa, incelikler için yaşadım.
-Şarkılar ve şiirler senin için neden bu kadar değerli?
-Hakkımda her şeyi bilmiyor musun zaten?
-Tanrı değilim.
-Şarkılar da şiirler de yürekten kopan tözler. Koptuğu yürekten, başka yüreklere… Ben bir şarkıya veya şiire kendi yüreğimde yer veriyorsam, yüreğimde yeri olmayan bir yürekle o şarkıyı veya o şiiri paylaşamam. Bu o şarkıyı veya şiiri yaratan kişiye de, yarattığı esere de saygısızlık olur.
-Saygı bu kadar önemli mi?
-Başka ne bu kadar önemli ki?
-Ölüm?
-Yusuf’tan kalan defterlerin birinde “Ölüm; öleni değil geride kalanları öldürür.” yazıyordu.
-Onları özlüyor musun?
-Sen söyle, onlar beni özlüyor mu?
-Bunu biliyorsun.
-Biliyorum. Onlara onları çok sevdiğimi söyle, çok söyle.

***

-Tüm bu konuştuklarımızı bir öyküye döksen, adı ne olurdu?
-Öykün için benden ad mı istiyorsun?
-Bu öykünün zaten adı var.
-Bu benim öyküm olsa aynayı anlamak veya aynayı okumak diye bir başlık atardım sanırım.
-Bu öyküde okunan sensin.
-Eğer yazar olsaydım…
-İnan, yine sen okunuyor olurdun.
-Ne demek istiyorsun?
-İlk sorumun cevabını vermedin halen?
-Bunun cevabını biliyor olman gerekmez mi?
-Hayır. Senin soruyu biliyor olman gerekmez mi?
-Peki sana bilmediğimi düşündüren ne?
-Benim düşüncelerimi bildiğini düşünmene sebep olan ne?
-Peki. Ölüm meleğinin farklı formlarda geldiğini okumuştum fakat bir ayna olarak geleceğini hiç tahmin etmemiştim.
-Hayal gücünü hiç zorlamamışsın.
-Bu beni haklı çıkartır ama öldürür yani?
-Tam olarak öyle değil.
-Ne vakit?
-Aradığın ben değilim.
-Kim?
-Biliyorsun.

***

-Niçin kendini öldürmedin?
-Henüz vakit var.
-Yaşlı Adam’ı neden yarattın da öldürdün?
-O eski bir öykü.
-Amacına ulaştın mı?
-Risale-i Şikeste eski ama yaşayan bir öykü. Hiç bitmeyecek.
-O bitince mi öleceksin?
-Ben ölünce bitecek mi?
-Amacın ne?
-Sonsuza dek yaşamak.
-Peki aynı çizgide ilerlemesini nasıl sağlayacaksın?
-Öyle bir kaygım yok. Öykü, kendi kendini yaratmasını bilir.
-En çok hangi karakteri sevmiştin?
-Bunu Tanrıya sor.

***

-Bende gördüğün ne?
-Yüzünde bir ressamın fırça darbeleri var.
-O siz insanlarda var, bende değil.
-Ayna, hiç kendini gördün mü?
-Benim varoluşum görmek değil, göstermek ilmi üzerine kurulu.
-Kendini hiç merak etmedin mi?
-Merak bilmeyenlere göredir.
-Kendini bilmeyi bana anlatır mısın?
-Olanı değil olmayanı anladığın vakit, bu sırra ereceksin.
-Erildikten sonra sır, halen sır mıdır?
-Sırra asla sırrı yaratan kadar derin eremezsin.
-Peki erdiğim, halen aynı sır mıdır?
-Bunu erdiğin sırrın sırrında anlayacaksın.
-Neden sözcüklerle konuşuyorsun?
-Çünkü siz insanlar anlaşmayı uzun vakit önce unuttunuz.
-O vakitlerde bize neden yol göstermedin?
-Kendinizi benimle, beni kendinizle yok ettiniz.
-Suskuya dalışın bundan mıydı?
-Benim maddem sizdendi, görmekten vazgeçtiniz.
-Bize kızgın mısın?
-Maddeniz benden değildi.
-Anlıyorum.
-Umuyorum.
-Bir daha ne vakit göreceğim seni Ayna?
-Aynaya baktığından kibrini görmekten vazgeçip, beni görmek istediğinde.
-Yine gelmeyecek misin?
-Bu benim öyküm, unutma.
-Unutmadan, öyküm nasıldı?
-Öykünmüştü.
-Anladım.
-Unutma; dönmek iki türlü.
-Bilirim. Kahpeyi bilgeden ayırmayı çok evvelden öğrendiydim.
-Huzur içinde kal.
-Kalacağım.

***

Kaldım. Sonra kaldığım yerden kalkıp lavaboya gidip yüzümü yıkadım. Soğuk su her daim insana ve maddeye iyi gelmişti, bu onun kutsallığındandı. Ayna buğusuzdu. Yüzümü kuruladım. Aynaya döndüm.

“Bütün bunlara tanıklık eden ve bunları yazan öğrenci budur. Onun tanıklığının doğru olduğunu biliyoruz. İsa’nın yaptığı daha başka çok şey vardır. Bunlar tek-tek yazılsaydı, sanırım yazılan kitaplar dünyaya sığmazdı.”
Yuhanna 21:24-25

Altay Kenger

Bu öykü Budmo Zine Volume II‘de yayımlanmıştır.
Görsel Dmitriy Dzagoev’ın Transgression adlı çalışmasından alınmıştır.

Altay Kenger hakkında 63 makale
Caer De Disgracia | In Ungnade fallen

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*