Amerikan Servis Arkasına Yazılmış Melankoli Öyküleri 3: Beklemeyi Beklememek

Pek çok cehennem tasvirinin iç içe geçtiği, birbiri arasında döndüğü ve sıfıra toplandığı bir şehirde, pek çok öykünün kahramanı olan ve sık sık kaybeden adam rolüne uygun görülen bir bankacı, Kerim; dolabında bir yağmurluk aramaktaydı. Sıcakla arası hiçbir zaman iyi olmamış; kazaklar, içlikler, paltolar onu hep bunaltmıştı ama sinüziti onu yağmura karşı çok mahcup bırakıyor, çaresiz ince bir yağmurluğun özlemine düşürüyordu.

Beklediği telefonu beklemekten vazgeçmişti. Vazgeçiş halleri, içinde tuhaf bir umut saklar. Bu umut bizim en mahrem inancımızdır. Bahisçiler arasında sıkça görürsünüz bu davranışı. Büyük bahislerinin tutması umudu içinde, en riskli bahsin tersine de oynarlar. Bu; kaderi, tanrıyı, karmayı, yani neyi bu işlerde yetkili sanıyorlarsa onu, kandırmak içindir. Ve bazen, şans eseri, işe yarar. Çoğu bahisçinin büyük kayıpları bundan sonra başlar. Kerim kumarbaz değildi; o bir bankacıydı. Yine de, yanılmamak gerek, tüm bankacılar bir bahiste çok fena yanılmışlardır. Yoksa bankacı olmazlardı.

Giyilmemiş ve biraz rutubet kapmış kıyafet yığınlarının arasında boğulmadan kısa bir süre önce, yağmurluğu buldu. Sonrasında geldi o boğulma hissi. Kerim bu hisse aşinaydı. Durduk yere insanı yakalayan bu boğulma, tıp dünyası için basit bir anksiyete bozukluğundan ibaretti. Kerim bu kadar objektif bakamıyordu. Gerekçesi ne olursa olsun, gerçekten boğulduğuna emindi. Kaybolduğu denizinde dibi görmek üzereyken, bir sis çanı gibi çaldı telefonu. Telefonunun küçümsenecek ebatları, tüm hafifliğine rağmen tutunacak bir şeydi. Tutundu. Ekrandaki isme bakmadığı halde arayanın kim olduğunu tahmin ediyordu. Kendine güven duyma lüksüne sahip değildi. O taklidi, özgüven taklidini yapmadan önce, birkaç salise duraksadı. Telefonun ekranına göz attı çabucak. “Hamdi.” Birkaç milyon Hamdi’den biri olabilirdi bu haliyle, ama o sadece birini telefonuna kaydetmişti. Tahmin yeteneğini düşünüp sırıtarak açtı telefonu.

“Efendim?”
“Saat altı oldu. Geliyor musun?”
“Geliyorum, çıkmak üzereyim.”
“Gecikme.”

Şu emir kipi kadar deli eden bir şey yoktu belki de. Emir kipinde cümleler ve hiçbir amacı olmayan sorular.

“Gecikmem.” dedi. Amerikan filmlerinin aksine, gerçek hayatta telefonlar birden kapatılmaz, kalıplaşmış bazı ifadelerle bitirilir. Bu görüşme onlardan biri değildi. Telefonu kapattı.

Deli gibi yağan yağmurun altında arabasından indi. Biraz yürüdükten sonra Bahariye’deki binaya vardı. Yağmurluğu olmasına rağmen paçaları ıslanmıştı. Sokaklarda insanlar, yerlerde yağmurun sürüklediği çer-çöp ve ıslanıp parçalanmış kağıtlar vardı. Hepsinden tiksinerek kaçmıştı binaya. Alt kata inip demir kapıya anahtarı taktı. Kapının açılırken çıkardığı ses ona yabancı değildi. İçerideki yüzlere baktı. Herkes gelmemişti daha. Gecikmeyerek, Hamdi’ye koz vermemek çarpık bir gülümseme eklemişti, kızıl saçlarının perçemi ve kirli sakalı ile örtemediği çilli suratına.

Üzerini değiştirirken, Hamdi de karıştı aralarına. Sessizce selamlaştılar. Yanına yürüyüp, “Ee? Şimdi ne olacak?” diye fısıldadı. “Bekle,” dedi Hamdi “… sadece bekle.” Merakını zorlukla bastırarak bekledi.

Herkes geldikten, kahvelerden son yudum alındıktan ve sigaralar söndürüldükten sonra; aralarından kıdemli biri, muhtemelen en kıdemli olmayanı, toplantıyı açtı. Adamın adını bilmiyordu. Hamdi dışında hiç arkadaşı yoktu aralarında. Bir de geçen toplantıda karşılaştığı, küçük, sulu gözleri olan ufak ve tombul bir adam. Onu da daha önce çalıştığı şubeden tanıyordu. Muhasebeciydi. Cem ya da Cemşit… Tam hatırlamıyordu. Kısa ve üstü epey kapalı bir konuşmadan sonra, kıdemli kişi “Ave!” diye bağırdı. Sağ eli havadaydı. Baş, işaret ve orta parmakları açık, selam verdi. Toplantıya katılan herkes, aynı şekilde karşılık verdiler. Aralarından iki kişi, ağır, tekerlekli bir masayı tam ortalarına taşıdı. Soluk pırıltıları olan metal bir masa… Üzerinde kumral, yeşil gözlü bir kız yatıyordu. Bağlanmıştı ve gözlerinde korku vardı. Heyecanını gizleme gereği duymadan Hamdi’ye döndü,

“Ee?” dedi iri yarı adama.
“Ne?”
“Şimdi ne yapacağız? Hemen öldürecek miyiz? Yoksa önce tecavüz mü edeceğiz?”
“Niye? Sikmek mi isterdin?” Hamdi sırıtıyordu.
“Hayır ama adet buysa…”
“Yoo. Biz sapık değiliz. Kıza bak, kaç yaşında bu? On yedi mi? Buna dokunmayız.”

Dört saat sonra tamamen hafiflemiş şekilde çıktı Bahariye’deki binadan. Henüz öğle olmamıştı. Güneş sıcaktı. Çok güzeldi güneş. Bir kafeye oturup, latte söyledi. Hava ne güzeldi…

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*