Bir Film Vardı: Prozac Nation (2001)

Bugün hayli uzun bir vakittir izlemeyi ertelediğim bir film olan Prozac Nation’dan bahsetmek istiyorum. Elizabeth Wurtzel’ın aynı adlı romanından uyarlanan film Erik Skjoldbjærg tarafından yönetiliyor. Elizabeth Wurtzel rolünü ise Buffalo ’66, After Life, New York I Love You ve Monster gibi filmlerden tanıdığımız Christina Ricci canlandırıyor. Elizabeth (ya da Lizzie) sorunlu bir genç kızdır. Anne ve babasının o henüz küçük bir çocukken boşanmış olmasından dolayı dengesiz bir ilgiyle büyümüş ve devamlı olarak baş gösteren depresyondan mustarip. Lise yıllarından beri içine kapanık olan Lizzie, yazmakla ilgilenen bir kız. Bununla alakalı olarak da Harvard’da gazetecilik bölümünü kazanıyor ve film aslında burada başlıyor. Elizabeth Wurtzel’ın biyografik öyküsü olan bu filmi Wurtzel’dan bağımsız olarak değerlendireceğim. Çünkü yazarın bu romanı da dahil olmak üzere hiçbir romanını okumadım. Bu filmi izleyeceğim filmler listeme eklediğim zamanlarda bazı yazılarını okumuştum fakat bu hayatı hakkında bir şey bildiğim manasına gelmiyor. Yazarı egale edip sadece film üzerinde konuşmayı tercih ediyorum.

Lizzie, her şey üzerinde fazla düşünen bir kız. Günlük hayatta görüp geçtiğimiz, üzerinde pek durmadığımız konular hakkında fazlasıyla duran ve bundan gizli bir haz alan bir karaktere sahip. Yıllardır annesiyle yaşaması ve tek arkadaşının annesi olmasından sonra üniversite ortamına girdiğinde, madde kullanmaya başlıyor. Kendisini gerçekten anlayan birine sakladığı bekâretini bile alelade biriyle bozuyor. Bu sıralarda filmde de gördüğümüz Lou Reed ile tanışıyor ve onun hakkında yazdığı bir yazı sayesinde Rolling Stone dergisinde yazarlık teklifi alıyor. Kendini bu yazıya kaptırmaktan sağlığını bile önemsememeye başlamasıyla, arkadaşlarının zorlamasıyla, bir psikiyatr ile görüşmeye başlıyor. Psikiyatr ile görüşmeleri sonucunda sakinleştirici ilaçlar almaya başlıyor. Lizzie için birçok şeyin burada çözülmeye başladığını söyleyebilirim. Prozac sayesinde daha iyi hissettiğinin farkına varması onda bir tür rahatsızlık yaratıyor. Uyuşturucu madde kullanımının kötü karşılandığı toplumda Prozac ve türevi ilaçların legal uyuşturucular, psikiyatr ve eczanelerin legal tacirler olduğunu düşünmeye başlıyor. bunu fark edip yaşadığı toplumu Prozac Nation, yaşadığı ülkeyi ise United States of Depression olarak adlandırması filmin final bölümüne denk geliyor.

Tüm bu süreçte Lizzie mental rahatsızlıklarının çözümünü yazmakta bulurken, rahat yazmanın yolunu ise uyuşturucu ve müzikte bulmaya çalışıyor. Film, illegal uyuşturuculardan legal uyuşturuculara geçiş aşamalarını gösteriyor diyebilirim aslında. Belli bir yere kadar Prozac reklamı olduğunu düşündüğüm filmde, bir yerden sonra dil değişti. Fakat kapitalist pazarlama anlayışına göre reklamın iyisi kötüsü olmayacağından ötürü, filmin bu açıdan samimi olup olmadığına dair net bir kararım yok.

Lizzie’nin annesi Mrs. Wurtzel ise Amerikan filmlerinde çokça rastladığımız elinde sigara ve kül tablası ise dolaşan ve yüzünden gülücüklerini eksik etmeyen, basit ve sahte mutluluk arayışlarında olan klasik bir Amerikan annesinin sembolü adeta. Amerikan toplumu hakkında reel ve öznel bir gözlem yapamadığım için daha emsalsiz tespitler yapamasam da, Mrs. Wuntzel bana Requiem for a Dream filmindeki Sara Goldfarb karakterini anımsattı. Yaşadıkları olaylar farklı olsa da her iki annenin de yalan olduklarını bildikleri bir hayalin peşinden koşmaları birbirlerine benzetmeme sebep oldu.

Aslında bu film bana birçok başka filmi anımsattı. Lizzie’nin Harvard’daki odasına yerleşmesi ve akabinde yaşadığı günler en az bu film kadar çarpıcı olan Raw filmini anımsattı bana. Raw sene itibariyle bu filmden çok sonra çekilmiş olsa da, sinematik evrenleri birbirini andırıyordu. Tabi ki bu birbirlerinden ilham almış olmaları veya taklit etmiş olmaları manasına asla gelmiyor çünkü türleri bile çok farklı. Sadece anımsattı. Lizzie’nin annesini hastanede ziyaret ettiği sahnede, kameranın yatağın altına kadar uzanıp Lizzie’nin uzaklaşmasından balkondaki konuşmalarına kadar olan sahne boyunca; Lars von Trier’ın Nymphomaniac filmini anımsadım. Nymphomaniac’ta Joe babasını hastanede ziyaret ettiğinde orada rahatsız edici ve bir o kadar da eşsiz bir olay yaşanmıştı. Daha sonra bir hastane çalışanıyla arasında geçenler falan… Olaylar tamamen farklı olsa da olayların anlatılış biçimleri, kamera açıları ve tabi ki benzer sessizlik benim böyle bir benzerlik kurmama sebep oldu. Prozac’la arası iyi olan Lars von Trier bu filmi izlemiş midir bilmiyorum fakat dikkatle izlenirse benim kurduğum bu bağlantı fark edilebilir.

Film genel hatlarıyla mükemmel bir toplum eleştirisi iken aynı zamanda haksız bir Prozac reklamı. Ki adı bile bunu kanıtlar nitelikte. Uyarlandığı roman için yapılan yorumlar romanın çok sıkıcı olduğu yönünde hemfikir fakat film için aynı şekilde bir fikir birliği yok. ki gerçekten de izleyiciyi sıkmayan, sıkı bir film olmuş. Gümbür-gümbür aksiyon veya sex, drugs, rock’n roll arıyorsanız bu film size göre değil. Fakat düşük perde flashback geçişleri, arkaplan renkleri, diyalogları, iç sesleri, müzikleri ile gayetle başarılı bir film izlemek istiyorsanız, doğru seçim. Hem içinde Lou Reed bile var!

Lizzie rolü için Drew Barrymore ve Sandra Bullock düşünüldüyse de Christina Ricci gerçekten rolünün hakkını veriyor. Kendisini özellikle çok sevdiğim için değil, tarafsız olarak bunu söylemek zorundayım. “Had safhada boğucu bir sevgili” olduğu hali haricinde Lizzie, gerçekten sıcak bulduğum bir karakterdi. Bugün etrafta Lizzie çakması yüzlerce genç kız olduğunu da göz önünde bulundurarak, orijinal bir karakter olduğunu düşünüyorum. Ona yakışmayan tek şey vıcık-vıcık âşık kız halleriydi ki, uzun sürmedi. Gerçi ben bunu yaşayan hiçbir kadına yakıştırmıyorum orası ayrı. Size iptidai gelebilir fakat bir kadının bir erkek için salya sümük ağlaması bana iptidai geliyor. Ama bu farklı bir yazının konusu sanırım…

Bu filme 10/7 puan veriyorum. Çünkü filmin finalini hiç ama hiç beğenmedim. Bu kadar sağlam bir eleştirel bakış açısı bulmuşken, böyle zoraki bir finalle filmin bitirilmesi beni gerçekten üzdü. Çarpıcı bir hışımla biteceğini umarken gayetle sade ve sönük final yüzünden çok beğendiğim halde, puan kırdım. Finalini saymazsak daha iyi bir film olduğunu da söyleyebilirim. Filmi izledikten sonra Diorama’ın Amaroid albümündeki Prozac Junkies parçasını dinlemenizi tavsiye edebilirim. Acı-acı iyi gider, MMW!

Altay Kenger

Altay Kenger hakkında 63 makale
Caer De Disgracia | In Ungnade fallen

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*