Bir Film Vardı: Buffalo ’66 (1998)

Bu zamana kadar izlediğim en garip rehin alma olayını merkeze alan öyküsüyle Vincent Gallo’nun hem yönetip hem başrolünü sırtladığı filmi Buffalo ‘66’ten bahsetmek istiyorum. 1998 yapımı filmde Vincent Gallo’dan ziyade Christina Ricci var. Çok sevdiğim Christina Ricci bu filmde henüz 18 yaşında ve oyunculuğu gayetle iyi ve kendisi de çok güzel.

Buffalo ’66, Gallo tarafından canlandırılan Billy Brown’ın hapishaneden çıkmasıyla başlıyor. Çıktığı günün gecesi hapishanenin önündeki bankta uyuyarak geçirdikten sonra şehre giden ve uzun bir süre boyunca tuvalet arayan bir adamı izliyoruz. Girdiği bir dans kulübünde cânım Christina Ricci tarafından canlandırılan Layla adındaki genç bir kızı kaçırıp, ona çok ilginç bir teklifte bulunuyor. Ona, ailesini uzun zamandır ziyaret etmediğini ve bu süre zarfında birtakım yalanlar söylediğini anlatıyor. Ve ziyaret etmek üzere olduğu ailesinin yanına giderken kendisine eşlik edip, eşi gibi davranmasını istiyor. Birkaç saatlik aile ziyaretinden sonra özgür olacağının sözünü veriyor. Genç bir kız olan Layla, kabul ediyor. Sonrası zaten malumunuz bu ikisi birbirine âşık oluyor falan… Klasikleşmiş bir final.

Fakat bu filmi güzel kılan şey ayrıntıları. Öncelikle filmin aynı zamanda bir komedi filmi olduğunu göz önünde bulundurarak, bazı absürt olaylara hiç takılmadım. Tüm hikâye boyunca en garip olan şey, Layla’nın kaçırılması olayıydı. Hiçbir silah ve buna benzer bir tehdit unsuru olmadan sadece ağzını kapatıp, saçını çekerek birini kaçırabildiğiniz bir filme daha önce rastlamamıştım. Layla, kaçırılmayı çok doğal karşılıyordu. Filmin ilerlemesiyle birlikte Layla’nın Billy’de gördüğü şeyi fark edip, neden çok fazla karşı koymadığını anlasam da kaçırılma sahnesini absürt bulduğum gerçeğini değiştirmiyor.

Filmin klişelere girmesi kötüyken, bu klişeleri üstünkörü anlatması, izleyiciyi çok sıkmaması iyi bir kıvırmaydı. Filmin proloğundaki multi-screen, kullanılan müzikle beraber enfes bir prolog olarak hafızada kalmayı hak ediyordu. Film boyunca flashback veya alternatif senaryoların, alternatif ekranlar üzerinden anlatılması gerçekten şahaneydi. Billy ve Layla’nın, Billy’nin evinin kapısı önündeki sahnelerde konuşmalar arasına yerleşen TV seslerinin, evdeki tüm sahnelerde devam etmesi çok iyi düşünülmüş soundback’lerdi.

Filmin asıl olayı da evdeki yemek sahnesindeydi aslında. Alternatif ekranların simetrisinden ziyade beni en çok etkileyen şey şüphesiz ki, kamera kullanımıydı. Japon yönetmen Yasujirô Ozu’nun hatırasına saygı duruşu niteliğindeki sahnede kamera, sohbetin izleyicisi konumundaki karakterin bakış açısına göre şekilleniyor. Tabi ayrıca kamera sabit duruyor ve kadraja karakterler girip çıkıyor. Layla’nın arabasının plakasıyla da(P65 OZU) Ozu’ya atıfta bulanan Gallo’nun, yemek sahnesindeki kamera jestlerinden ziyade masadaki konuşmaları yer-yer kahkaha atmama, genel olarak da sinirlenmeme sebep oldu. Ebeveynlerin soğukkanlılığı karşısında sakinliğimi, bir izleyen olarak bile korumakta zorlanırken, Billy’nin tepkisiz kalması beni daha da sinirlenmedi değil.

“Ölmeden Önce İzlemeniz Gereken 1001 Film” listesine de giren bu filmi, kafa dağıtmak için izlemenizi önerebilirim. Daha önce görmediğiniz tipte, garip bir sabıkalının saçma ve bir o kadar da kimsesiz olan yaşamına şahit olmak isterseniz bu iyi bir film. Soğuk bir mevsimde geçtiğini, çok fazla aksiyon barındırmadığı için sizi yormayacağını da ekleyebilirim. IMDb’de 40.498 oyla 7.5 puana sahip olan bu filme benim puanım 8/10. Ha unutmadan, eğer siz de benim gibi Christina Ricci’yi fazlasıyla seviyorsanız, izleyin! MMW!

Altay Kenger

Altay Kenger hakkında 64 makale
Caer De Disgracia | In Ungnade fallen

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*