Şeref Miralay ile Öykünç Sohbetler I

“Kelepçeleyip götürdüler. İki gün nezarette kaldım. Amir sordu, ben anlattım. Babacan bir adamdı. Hulusi Kentmen’ninkilere benzeyen bıyıkları vardı. ‘Bak oğlum,’ dedi, ‘ölenle ölünmez. Hem devlet malına bir ton zarar vermişsin. Adamlar gidip rapor almışlar.’ Sustum, ne desem içim acıyordu. Ayağa kalkıp yanıma geldi. ‘Hadi var git yoluna,’ dedi. Kemerimi, bağcıklarımı verdi. Gemiciler sonradan ne düşündülerse, şikâyetçi olmamışlar. Bir kalem verdi, imzaladım tutanağı. Her yerim morarmıştı. Vapura binemezdim artık. Yeryüzündeki hiçbir vapura binmeyeceğime yemin ederken öğle oldu.”

Kitabı masaya sertçe bıraktı ve uzun Marlboro’sundan derin bir nefes çekip: “Memleketin anasını bu Hulusi Kentmen gibi babacan adamlar sikti oğlum!” dedi. Sigarasını baş ve işaret parmağıyla tutup derin bir nefes daha çekti. Dumanla beraber dağıldı ağzından sözcükleri:

“Sana babacan adamlardan zarar gelmez diyecekler. Tahsil yapmış adamdan zarar gelmez diyecekler. Kitap okuyan adamdan zarar gelmez diyecekler. Şiir okuyan adamdan zarar gelmez diyecekler. Sonra işte müziğe gönül vermiş kişiden zarar gelmez diyecekler. Oyuncunun sanatçının zararı dokunmaz diyecekler. Evinde hayvan besleyenden zarar gelmez diyecekler. Kediye köpeğe düşkün adamdan, hayvan sevenlerden zarar gelmez diyecekler. Doğayı seven insandan da zarar gelmez diyecekler. Namazlı abdestli adamdan zarar gelmez diyecekler. Hacıdan hocadan zarar gelmez diyecekler. Sessiz sakin, kendi halindeki insanlardan zarar gelmez diyecekler. Borcuna sadık adamdan zarar gelmez diyecekler. Az konuşan adamdan zarar gelmez diyecekler. Eşine işine saygılı adamdan zarar gelmez diyecekler. Eline beline diline sahip çıkan adamdan zarar gelmez diyecekler. Aslında gelmemesi gerekir ama gelir. Sabahtan akşama kadar namaz da kılsa insandan zarar gelir oğlum. İster şiir okusun ister şarkı. İster kedi sevsin ister köpek. İster mütevazı olsun ister şımarık. Her ne bok olursa olsun insan olandan zarar bekle. Tüm bunlar arasında en çok zarar beklemen gereken insan da, zarar gelmez diyen insandır unutma. Zarar gelmez demekle senin savunma hattını kırar, güvenini kazanır. Sonra asalak gibi ona güvenirsin ve olmadık yerde bir darbe alırsın. Dikkatli ol. İnsan, kesinlikle hatalı bir yaratıktır.”

Sigarasının yarısına kadar kendiliğinden bittiğini fark edince durdu. Art-arda birkaç nefes daha çekti. Tüm bu sözlerinden sonra ona katılıp katılmadığımı belirten bir alamet bekliyordu benden. Açıkçası suratımdan bir mana çıkarmak güçtü. Net bir kararım olmadığı için haliyle yüzüme de bir ifade yansımamıştı. Bunu fark etmiş olacaktı ki, devam etmeye başladı:

“Şöyle düşün: Sen kendine güvendiğini sanıyorsun. Yani bir şeyi istediğinde başaracağını, daha doğrusu neleri başarıp neleri başaramayacağını bildiğini sanıyorsun. Ama zor durumda kalıp birtakım seçimler yapmak zorunda kalsan, nasıl davranacağına dair bir tahminin dahi yok. Çünkü daha önce böyle şeyleri düşünmedin bile. Ya da düşündün diyelim. Çok zor bir duruma düştüğünde vereceğin tepkiyi, yapacağın eylemi az-çok biliyorsun diyelim. Fakat o durumun gerçekten içine düştüğünde hiç de sandığın gibi olmadığını gördüğünde, yine de yapacağını sandığın eylemi yapabilir misin? Bu durum içinde silahlar, rehineler, yaralılar olan bir senaryo olabilir. Veya daha az aksiyonlu ve onur/şeref gibi kavramların söz konusu olduğu bir durum olabilir. Hatta daha uç noktalara giderek işin içine namus ve can gibi kavramların da girdiğini düşünebiliriz. Bu kavramlarla ilgili korkunç bir senaryo düşündüğünde olası her soruya bir cevabın vardır. Fakat teorideki cevabınla pratikte eylemin bile birbirini tutmayacaktır. Bunun farkında olduğunu biliyorum. Her insan bunun farkındadır. Kendimize güvenemeyiz. Kendimize güvenmek diye bir şey yok çünkü. Kendimize bile güvenemezken, başka birine nasıl güveniliriz? Ya da kendimize bile güvenmiyorken, bir başkasına neden güvenelim? Ya da kendimize bile güvenmediğimizi kendimize itiraf dahi edemiyorken, bir başkasına güvendiğimizi nereden çıkarabiliriz? Neden kendimize yalan söyleriz? Veyahut neden kendimize yalanlar söylemek isteriz? En kötüsü, neden bu yalanlara inanırız ki?”

İnsanlar genelde sorularının cevaplarını aldığında rahatlardı fakat sanırım o soru sordukça rahatlıyordu. Çünkü sesi yumuşamış, arkasına yaslanmış ve daha sakin bir tonda birbiri ardına sorular sorarken hayli rahatlamış gözüküyordu. Aradığı cevaplar bende değildi. Sanırım o da bunun farkındaydı. Hatta sanırım bu onun işine geliyordu. Belki cevaplardan korkuyordu. Belki sadece sorularla yaşıyordu. Cevaplar umurunda bile değildi belki. Ona bir soru sormayı denemek istedim:

-Yapmamam gerekenleri söyledin, peki o zaman ne yapmalıyım?

Sanırım bir soru beklemiyordu. Cevaplarken hiddetli fakat sorarken daha sakindi. Sorum onu yine ateşlendirecekti veya bana öyle geliyordu. Belki de her ikisi de değildi. Sigarasını nihayet söndürdü:

“Bunun cevabını ben de bilmiyorum. Seni kin ve düşmanlığa teşvik etmek istemem. Ama ben hiçbir şeyi iç açıcı görmüyorum, daha doğrusu göremiyorum. Ne yap? Aslında yapman gereken şey asalak olman! Bu dâhil hiçbir konuşmaya dâhil olmaman, çok sormaman çok dinlememen ve çok öğrenmemen gerekiyor. Etrafına bak, asalaklardan birini kendine örnek olarak al ve onun gibi yaşa! Şaka değil, gerçekten rahatlatıcı olabilir. Ben bunu vaktiyle uygulasam şimdi daha mutlu bir insan olurdum. Çünkü bir asalağın nasıl yaşadığını, o mikroskobik beynindeki yarım yamalak zekâsının nasıl çalıştığını hep merak ettim. Bir şeylerin peşinde nasıl koşabildiğini, ne için bu kadar uğraştığını hep anlamak istedim. Bana kıyasla yolun başındaysan, bir asalak gibi yaşa. Ve bir asalak nasıl yaşarmış diye merak edenler için notlar hazırla. Belki benden sonra gelen birileri bunu merak eder ve senin notlarının ona yardımı dokunur. Söylenen müziği dinleyen, söylenen kitabı okuyan, söylenen filmi veya diziyi izleyen, söylenen arabayı alan, söylenen acıya ağlayan, söylenen mutluluğa sevinen, söylenen düşmana diş bileyen, söylenen dosta kucak açan, söylenen gibi nefes alan ve bunları kendi fikri veya seçimiymişçesine savunan asalaklardan ol, ki rahat ol. Bak ve gör. Ne görebiliyor, ne duyabiliyor, ne de konuşabiliyorum. Benim durumuma düşmemek için, asalak ol.”

Onu anlamak çok güç değildi aslında. Eskiden böyle kaba biri de değildi zaten. Onun eski zamanlarını da az-çok bildiğim için bu yüksekten bakan laflarına takılmıyordum. O sadece yorgun, bıkkın, bungun ve ümitsiz bir adamdı. Hayata buşkuyla bakarken kuşkuyla bakmaya başlamıştı. O bu bungunluk, bu kuşku dolayısıyla öfkeye ve nefrete ve kine dönüşmüştü. Kendiyle kalan, kendini dünyadan izole eden bu adamın kini dinmemiş, din olmuştu. Onda tüm insan ırkını yok edebilecek düzeyde bir kin vardı. Ve belki fırsatı ve imkânı olsa, hepimizin dünyadan silinmesi için elinden geleni yapabilecek biriydi. Ama onu seviyordum. Ya her türden görüşe saygılı olduğum içindi bu, ya da içimin derinlerinde ona hak veren bir yanım vardı. Aslında bu iki ihtimal de benim için hoş değildi. Ama onu dinlemek hoştu. Ara-sıra okuduğum kitapları ona götürürdüm, bir yerinde bir şey bulup konuşmaya başlardı, bugün olduğu gibi. Onu dinlerken bir seri katil, bir diktatör veya bir canavarla güvenli bir mesafeden sohbet ediyormuşum gibi hissediyordum. Öyle boş bir adam değildi. İyi veya kötü temeli olan fikirleri vardı ve sandığım kadarıyla fikirleri onun hayatından bile daha önemliydi. Sanırım onu intihardan alıkoyan şey fikirleriydi. Eğer ben onun yerinde olsam, yaşama böylesine tutunamazdım sanırım. Başka bir sebebi olup olmadığını bilmediğim için, ben bunu fikirlerine duyduğu sadakate bağlıyorum.

Öyleydi veya böyleydi. Onu tekrar ziyaret ettiğimde umarım daha sakin olur diye düşünerek çıktım. Bir sigara yaktım. İnsanlar ufak sürüler halinde ağır-ağır bir yere yürüyorlardı. Göğe baktım, gün dönmüştü. Evime doğru yürümeye başladım, sigaram uzundu.

Altay Kenger

Altay Kenger hakkında 63 makale
Caer De Disgracia | In Ungnade fallen

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*