İntihar Etmeyen Bir Müntehir: Emin Akdamar

16 Eylül 1955 senesinde Kayseri Erkilet’te doğdu Emin Akdamar. Liseyi bitirince askere gitti, gelince evlendi. Bir oğlu bir de kızı oldu sonra. Baba olduktan sonra da üniversite okudu. Biraz aykırı biraz aşırı biraz sakin biraz durgun, yokluğu çevresince tez fark edilen biriydi. Siyah kot pantolon ve siyah tişörtleri çok sevdi, sigarayı ve ince belli bardakta gelen çayı, kruvaze ceketleri, boğazlı kazakları, Toyota marka otomobilleri… İnsanlar içinde en çok kadınları ve çocukları sevdi, çok kez de âşık oldu. Pek az yer almış olsa da, üçüncü sayfa şairi olmayı çok sevdi o. Şiire saygı duymayanlardan hiç hazzetmedi. İki şairin şiirlerinin aynı sayfada yer almasına bile tahammül edemezdi. Çemen-ekmek satmaktan tutun, gazete bayiliği de yaptı, halıcılık da sigortacılık da… Çok da şairlere/yazarlara kızardı. Adam Sanat dergisinin sayfaları arasında yarım kalmış şiirlerini biriktirdi. Adam Sanat’ta yer almayı çok istediyse de, o yazamadan dergi kapandı. Emin Akdamar’ın oturma odası onun hem çalışma odası hem de kitaplığıydı. Şiiri gerçekten seven ender şairlerdendi ki 24 Ağustos 2006 günü bir kalp krizi gelip götürdü onu. Sonra ailesi onun tüm kitaplarını bir sahafa sattı. Emin Akdamar’ın ölümünden bir tek Birgün gazetesi bahsetti. Kayseri Şehir Mezarlığına defnedildiği son yolculuğunda yakınları ve arkadaşları Halim Şafak, İbrahim Berksoy, Ahmet Ada, Mustafa Aslan, A. Deniz Doğan, Alper Akşit, Ertuğrul Meşe, Mustafa İbakorkmaz hazır bulundular.

Ben ise Emin Akdamar’la 21 Şubat 2013’te tanıştım, ölümünden sonra. O vakitler şair Naime Erlaçin hanımefendiye bazı çalışmalarımı gönderiyordum. Şiir denemelerimi inceliyor, dikkatle eleştiriyordu. Bugün bu satırları bile yazabiliyorsam, kendisinin emeği sayesindedir. İlk fanzin fikirlerimizin ortaya çıktığı dönemlerde bana Emin Akdamar’ın kitaplarını armağan eden Naime Erlaçin hanımefendi sayesinde tanıdım Emin Akdamar’ı. Ölümünden sonra Halim Şafak tarafından hazırlanmış bir kitap olan Parantezin İçindekiler ve daktiloda kalan şiirlerinin toplandığı Yarın Unutturma Bana adlı kitaplar, uzun vakit elimden düşmemişti. Yazımın başında yazdığım şeyleri de Halim Şafak’ın anlatımından öğrendim, maalesef ki sağlığında Emin Akdamar’ı hiç tanıyamadım.

Emin Akdamar, kendisiyle 1997 senesinde yapılan ilk ve tek görüşmede Kıvılcım Giritli’nin sorularını yanıtlarken gerçekten unutulmaz cümleler kuruyor. Şiirin kendisi için ne/yi ifade ettiği sorulduğunda Akdamar, uzun bir açıklamadan sonra “Daha iddialı bir şey ister misin?” dedikten sonra “Bana göre şiir, hayatın ve hayatla ilgisi olan her şeyin bireye hesap vermesi için akla kurulan bir viyadük!” açıklamasını yapıyor. Çok kez de âşık oldu demiştim ya hani, şiirlerinde neden aşkı bu kadar yoğun bir biçimde kullandığı sorulduğunda ise; “Aşkla ilgili karşı çıkışlar aşkın bireysel kimliğinden kaynaklanıyor bence. Yalancı bir grup şair ve yazarın sahte tartışmalar arasında kasten aşkı olumsuzlama, geri planda tutma çabaları var; aşk sanki insana ait değilmiş gibi ya da hiç gereği olmayan bir şeymiş gibi varsayılmak isteniyor. Daha çok ’ideoloji’ için katledilmek isteniyor sanki. Oysa ben, aşkı en ideolojik karşı çıkış olarak görüyorum. Aşk hep umudu çağrıştırdı bende. Her daim diri olmayı hatırlattı. Bence insanın en iyi üretimi aşk. Saflığı temsil ediyor. Onuru ve özveriyi. Dik durmayı onca haksızlığa karşı.

Emin Akdamar, şiirde biçime ve imgeye çok fazla önem veren bir 90’lar şairiydi. Neden imgeden ve biçimden yana olduğunu şu sözleriyle ifade ediyordu yine: “Söylemek istediğim bir yığın şey var, bunların da birçoğu başkalarınca söylenmiş. Bu noktada ‘buluşçu’ olmak zorundayım. Bazı şeylerin sonsuza dek söylenmesi gerek. Şiirler sonsuza dek kalacak çünkü.

Şair, şiirin kutsallığına inanandır. Bu bir “bence” değil. Hatta “olması gereken” de değil bu, olan. Bir şair, şiirin kutsallığına inanmıyorsa o şair değil, yazıcıdır. Yazdıklarına da şiir demek doğru değildir. Şiirin kutsallığından kastım ne? Şiirin bazen ekmek, bazen silah, bazen yuva, bazen yol olabildiği inancı. Şiirin gücünü hissetmek. Bedenin ölüp çürüse bile, sözcüklerle, şiirlerle sonsuza dek yaşayacağına dair beslediğin ordularla yenilmez, sarsılmaz bir inanç. Emin Akdamar şiire inanan, gerçek bir şairdi.

Veysel Çolak, Akdamar’ın ölümünün ardından: “Emin Akdamar çok duru, yapısal açıdan sağlam bir şiiri yakalamıştı. Gerçekten ipekten bir kozayı oluşturmak üzereydi. Üçüncü kitabı bir yer edinecek, Türk şiirine bir boyut kazandıracaktı. Umarım o kadar şiiri birikmiştir. Umarım o şiirleri de kitaplaşır.” diyerek Akdamar’ın özgün bir dil yarattığını ifade etti. Şair odur ki, konuştuğu dil içinde kendi dilini yaratabilsin. Emin Akdamar 1996 Temmuz’da yayımladığı “Ağustos Yazdan Sayılmaz” ve 2005 Şubat’ta yayımladığı “Rehgüzar” adlı kitaplarında kendi sözcüklerini, kendi imgelerini yaratmaya başlamıştı. Giderek daha da iyi daha da aşk dolu şiirlere yaratacakken, Adam Sanat’ın sayfaları arasında yarım kalmış şiirlerini bırakarak, yazdan sayılmayan bir Ağustos gününde sonsuzluğa gitti. Halim Şafak; iki kitabındaki şiirlerle beraber dergilerde yayımlanan, hiç yayımlanmayan şiirlerini ayrıca hakkında yazılanları, röportajını ve biyografisini barındıran Parantezin İçindekiler adlı kitabıyla Emin Akdamar’a olan vefa borcunu ödemiş. Akdamar’ı unutturmamak için mütevazı bir eser hazırlamış. O eserde Akdamar’ın şair Metin Akbaş’ın intiharının ardından kaleme aldığı bir yazı da var. Arkadaşı Metin Akbaş’tan ziyade Kaan İnce’den ve hatta Beşir Fuad’dan dahi bahseden bir yazı bu. Emin Akdamar’ın ilk ve tek “düzyazısı.” Bir kalp kriziyle yitmiş olsa da Emin Akdamar bana hep müntehir gibi geliyor. Usumda Emin Akdamar bir müntehir olarak kaldı nedense. Belki müntehir şairlerin dostu olmasından belki de şiirlerindeki veda havasından kapıldım bu duyguya, bilmiyorum.

“ey ölüm özgürsün sen
siyaha boya bizi kavur ufala ve üfle.”

“buzların erimesi coğrafyayı ürkütür
Misis’te bir şair kendini öldürür”

Ölüm, yaşam kadar hatta yaşamdan da gerçek bir olgudur. Sınırlı bir yaşam hakkına sahip varlıklar olan biz insanlar için ölüm kavramını kavramak, sınırlı olanın içindeki sonsuzu kavramaktır ve bu aklın zaferidir aslında. Emin Akdamar has bir şair olarak, ölümü en iyi kavrayan şairlerdendi.

“ölü bir ağacın dalları kar tutuyor
ölü bir kuş havalanıyor ölü bir volkan patlıyor
iki dünya arasına uzatılmış bir surat oluyor
bu aşk”

Onun kuşağı, belki de edebiyat tarihimiz içinde imgelemi en iyi kullanan şairlerin kuşağıydı. Emin Akdamar da bu hususta bu kuşağın en iyi şairlerindendi. Onun imgelemi o kadar kuvvetliydi ki, yarattığı idealize edilmiş sanatsal imgeler gerçekliğimize uzanabiliyordu. Günümüz şiir yazıcılarının kullandığı uçuk ve tabansız imgelemle kıyaslanmayacak kadar sağlam temellere dayanan, özgün bir dili vardı.

“iyi ki
ölüm var iyi ki sonsuz değil yaşam”

O, doğanın ozanıydı. Nasıl ki doğanın kendini yenilemek uğruna ölmesinde bir şiirsellik varsa, bir şairin bir insan olarak, daha olumlu daha şairane bir gelecek için ölmesindeki şiirselliğin gizini keşfetmişti. Bunu söylemişti uzun-uzun, bunu yazmıştı hep. Aşkla sonsuzluğu, sonsuz döngüyü anlatışı hep bundandı.

“on dakika sürmez aynısını ölürüm
siz bana bir yer ayırın nilgün’e komşu olsun
ama ben intihal bir intihar istemiyorum
öyle olsun ki
enis’in yazdığı iki hafif şiir gibi
tak diye
ansızın..”

Dedim ya; intihar etmeyen bir müntehirdi o. Metin Akbaş’ın ardından onun intiharını manasız bulduğunu, intihara sıcak bakmadığını yazarken; kendisi de hep bu görüşteydi. Metin Akbaş gerçekte hiç intihara yakın biri değilmiş. İntihar imgelerini sırf şiiri için kullanırmış. Fakat bir gün ansızın intihar etmiş işte. Kaan İnce’nin arkadaşları da asla intihara sıcak bakan biri olmadığını söylüyorlar. Nizamettin hoca dahil hepsi, o intiharı hiç beklemiyormuş. İlhami Çiçek için de aynı şeyler söyleniyor. Hatta bazıları onun intihar ettiğini kabul dahi etmiyor. Emin Akdamar da şen şakrak kahkahalarıyla anılan bir şair. Behçet Çelik’e antika halı satmaya çalışan, Kadıköy Akmar pasajında İsmail Lütfü’den porno dergi isteme cesaretinde bulunan, benzin olmadığı bahanesiyle Halim Şafak ve ailesini durağa bırakıp giden ve şimdi buruk gülümsemelerle anılan bir şair… Ömrü vefa etse, müntehir olur muydu? Bunu bilemeyiz fakat sanırım istediği gibi göçtü bu dünyadan; “tak diye, ansızın…

Emin Akdamar hakkında yazmak istemem, ona duyduğum derin saygıdan kaynaklanıyor. Ansızın ölüp yitmiş şairlere duyduğum özel hassasiyetin dışında, Emin Akdamar’ın şiirinin bende emeği çok büyüktür. Acemi şiirler çırpıştırdığım ilk dönemlerde Emin Akdamar’ın şiirleri sayesinde kendi yönümü bulma konusunda çok yol aldım. Bir gün kendi şiir dilimi tamamen yarattığımda, bu dilin mimarları arasında sayacağım isimlerin en büyüklerinden biri de Emin Akdamar’dır. O vakit onun şiirleri, benim şiirimde de mahfuz olmuş olacak. Akdamar’ın “Yarın Unutturma Bana” adlı daktiloda kalan şiirlerinden on tanesine ses verip, İmgeaşk şiirinin son dizesi olan “Bir Ölüden Farksız Akıntıydık, Buluşurduk” adıyla internet üzerinden albümvari bir şekilde yayımladım. İstedim ki Emin Akdamar’ın şiiri, gönüle kulaktan da dolsun. Onun şiiri hep var olsun. Yazım da yine onun dizeleriyle son bulsun. MMW!

“biz yüreklice yürümüştük sevgiye
sonraya kalan korkumuz olmamıştı hiç
hangi anıları çeksek şimdi geçmişten
beyaz bir boşluk geride

çok düşünülmekten aşınmış
bir yolculuğun başındaydık oysa
taşındık aynı uçurumda birer yalnızlığa

biz denizle dağ”

Altay Kenger

Bu yazı Yalnız Dergi‘nin Mayıs sayısında yayımlanmıştır.

Altay Kenger hakkında 64 makale
Caer De Disgracia | In Ungnade fallen

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*