Zion Provaları I: Videodrome & Ussal/Duyusal İletişim

Theodore John Kacyznski ve Neo-Ludizm hakkında Prova Mag için kaleme aldığım Dünya Zion Olmadan başlıklı bir yazım vardı. Matrix serisindeki son insan yurdu olan Zion’u, bir (s)imge olarak kullanmıştım. Burada da yine teknolojinin ürkütücü hızından bahsedeceğim için, Zion’u kullanmakta bir mahsur görmüyorum. Zion Provaları, teknolojinin etik olmayan gelişimini protesto maksatlı bir yazı dizisi olacak. Şimdi Matrix efsanesinden 16 sene önce “Gerçekliği algılayışımız dışında, gerçek yoktur.” gibi bir replik barındıran David Cronenberg’in kült bilim-kurgusu Videodrome’dan bahsedeceğim.

Videodrome aslında bilim-kurgu olarak net bir şekilde kategorize edebileceğim bir film değil. Bu film aynı zamanda bir biyolojik korku filmi, hatta korku filminden ziyade izleyiciyi geren, etik değerleri üzerinde düşünmeye sevk eden mükemmel bir politik film. Kısaca özetlemek gerekirse;

Max Renn, alışılmamış türde içerikler yayınlamasıyla ünlü bir televizyon yapımcısıdır. Bu içerikler genelde softcore porno filmler başta olmak üzere izleyenler üzerinde farklı uyarımlar yaratan çeşitli programlar ve korsan yayınlar. Renn, bir gün korsan bir yayın olan Videodrome’a rastlıyor. Videodrome kanalı aşırı biçimde şiddet, istismar, tecavüz, cinayet BDSM porno görüntüleri yayınlayan bir Snuff TV’dir aslında. Max bu kanaldaki görüntüleri kendi kanalında yayınlamanın izlenme oranlarını büyük ölçüde etkileyeceğini, arayıp bulduğu sert içerik sayesinde ekonomik olarak çok iyi sonuçlar alacağını düşünerek kanalın yayınlarının analizlerini yaptırır. Bir yandan da yayın kasetlerini izleyen Max, halüsinasyonlar görmeye başlar. Bir radyo sanatçısı olan Nicki ile ilişki halinde olan Max, beraber izledikleri Videodrome yayınlarından sonra mazoşizm eğilimleri olan Nicki’nin bu eğiliminin arttığını görür. Nicki yayının yapıldığı şehre gidecek kadar Videodrome etkisinde kalmıştır.

Sonradan anlarız ki Videodrome aslında sıradan bir kanal değildir. Hatta kanal bile değildir. Max ve Nicki’nin izlediği görüntüler yayının kasete kaydedilmiş örnekleri değil, özel olarak üretilmiş Videodrome kasetleridir. Peki, Videodrome nedir?

Videodrome, izleyicilerin beyin ve sinir sistemine ilettiği sinyaller ile izleyicilerin beyinlerinde tümörler oluşmasına sebep olan görüntülü bir silahtır. Bu tümörler beyinde büyük bir yer kaplayarak kişinin halüsinasyon görmesine sebep olur. Bir kez sinyale maruz kalan ve halüsinasyon görmeye başlayan birey, yeni videolar ile yönlendirilebilmektedir. Halüsinasyonların tesiri ile izleyici, videoda gördüğü kişi ile bizzat konuştuğunu sanabilir ve hatta bizzat videonun içine dâhil bile olabilir.

İşin asıl ilginç kısmı, videoların kaydediliş şekli. Tümörden kurtulmasına yardımcı olabilmesi vaadiyle yarı sanal gerçeklik gözlükleri giydirilen izleyicilere, kendilerini serbest bırakıp halüsinasyon görmeleri söyleniyor. Sözde amaç, gördükleri halüsinasyonları kaydetmek ve ona göre bir tedavi uygulamaktır. Görülen halüsinasyonları kaydeden bu cihaz ile yeni Videodrome filmleri kaydedilmiş olabilmektedir. Benim için bu filmin en can alıcı kısmı şüphesiz ki buydu. Virüs gibi yayılan zehirli görüntüleri, zehirli bireylerin beyinlerinde yaratıp bu görüntülerle yeni bireylerin beyinleri zehirlemek fikri bu zamana kadar gördüğüm en otonom yayılım yollarından biriydi.

Videodrome filminin teknolojik gelecek öngörüsü, sanal gerçeklik provaları ve/veya Personal Attention Roleplay başlıklı ASMR videolarıyla haklılığını ortaya koyuyor. Sanal gerçeklik, aşırı kişisellik boyutuna gelmiş durumda. Videolar artık bizimle konuşabiliyor. Videoların ardındaki sesin sahibinin insan olması ve nihayetinde yine insanlarla iletişim kuruyor olmamızdan ziyade artık yapay zekâ yazılımlarla da konuşabiliyoruz. Videodrome, insanların zihnine olumlu mesajlar göndermek için üretilen bir program iken kötü güçlerin elinde kontrol edilemez dev bir sanal silaha dönüşüyor. Filmdeki bu durum bence Cronenberg’in bizlere yapay zekâ konusunda tedirgin edici boyutta, ciddi bir uyarısı.

Bugün genel olarak sakinleşmek, dinginleşmek, olumlu düşünmeye yönelik telkinler almak maksadıyla rağbet gören kişisel ilgilenim videoları, ilgilenen bireyleri ciddi manada etkiliyor. Artık psikolog ve psikiyatrların dahi YouTube gibi platformlar üzerinden terapi videoları yayınladıkları ve Patreon vb. siteler üzerinden ücreti mukabilinde sanal terapiler yaptıkları da bir gerçek.

Tüm bunlar teknoloji çağının nimetleri sayılabilir, artık oturduğumuz yerden öğrenmek istediğimiz herhangi bir şey için dersler alabiliyoruz. Terapilere katılıyor, testler yapıyor, live yayınlarla hiç gitmediğimiz veya gidemeyeceğimiz kadar uzak yerleri görebiliyoruz. Bizden kilometrelerce uzaktaki insanlarla tanışabiliyor, yabancı dilleri ve kültürleri bizzat o kültürün içinden birileriyle konuşarak tanıyabiliyoruz. Resmi işlerimizin çoğunu yine oturduğumuz yerden yapabiliyoruz. Bedenimizi fazla kullanmak zorunda kalmıyoruz. Artık sadece bize yardımcı olması gereken bilgisayarlar ve yazılımlar üretip, oturuyoruz. Ki artık makine yapan makinelerden sonra yazılım üreten yazılımlar üretildiğini de göz önüne alırsak, hareket etme ortalamamız giderek düşüyor. Henüz geliştirilme aşamasında olan bazı projeler sayesinde artık bilgisayarlar bize kokuları ve hareket enerjilerini de aktarabilecekler. Yani dâhil olduğumuz yayın veya video içerisindeki sıcaklığı, rüzgârı, ortamın kokusunu ve bilumum hava durumunu da hissedebilecek olmamız söz konusu. Ve korkunç olan, tüm bunları duyumsarken, duyu organlarımızı kullanmayacak oluşumuz. Sinir sistemi aracılığıyla beyne iletilen sinyallerin tesirinden bahsediliyor. Yani bedenleri aşan ussal ve duyusal bir iletişimden dem vuruluyor. Burada duralım.

Buraya kadar anlattıklarımın film hakkında spoiler olduğunu düşünmüyorum. Çünkü asıl mesajdan ve anlatılmak istenen durumdan bahsetmedim ve bahsetmeyeceğim. Fakat bu filmde bahsedilen, artık bedenlerin insan ömrüyle bir ilgisinin olmaması fikri beni çok etkiledi. Hem az evvel bahsettiğim beden üstü iletişim hem de şu sıralar gündemde olan zihin nakli olayını akla getiriyor. 1983 senesinde çekilen bir filmin 2018’de halkla paylaşılan bilimsel gelişmeleri ne kadar da mükemmel bir şekilde tasvir ettiğini sanırım söylememe gerek dahi yok. Filmde incelikle belirtilen insan evrimi ve fiziksel bedenin öneminin kalmayışı düşüncesi devamında bir ölümsüzlük soru işaretine dönüşüyor. Zihnin ölümsüzlüğü halinde karşıt zihinlerin de ölümsüz olabileceği düşünülürse, bu sonu gelmeyen ve her iki tarafın da kaybedeceği bir savaşa dönüşmesi muhtemel bir durum olacaktır. Zaten film, mükemmel finaliyle bu söylediğime de dokunuyor aslında.

Filmin öyküsünden bahsederken kadrosundan bahsetmeyi unuttum, malumunuz bu benim alanım değil, henüz acemiyim. Yönetmenimiz tabi ki David Cronenberg. Max Renn rolünde James Wood ve Nicki Brand rolünde ise efsane Blondie grubunun solisti Debbie Harry var. Yine Cronenberg filmlerinde gördüğümüz Leslie Carlson ve Peter Dvorsky de kadroda.

Videodrome, çekildiği seneyi hatta dönemi göz önüne alırsak gerçekten çağının ötesindeki filmlerden. İçeriğinden ziyade renk kullanımları, çekim teknikleri de gayetle yerinde. Bu filmi izlerken tahammül edemediğim tek şey, neredeyse bütün eski filmlerde olduğu gibi, iğrenç ve sahte silah efektleri. Eğer bu efektleri görmezden gelir veya dönemine göre değerlendirirseniz gerçekten kusursuz bir film izlemiş olacaksınız. Videodrome, bünyesi sağlam olan ve gerçekten vakit ayırıp düşünerek izleyecek olanlara göre bir film. Hele ki Matrix gibi endüstriyel devrim sonrası gelişen teknolojinin olağan ve olacak sonuçlarını anlatan öyküleri seviyorsanız, bu film gerçekten size göre. IMDb’de 69.081 kullanıcının oyuyla 7.3 puan alan bu efsaneye benim puanım tabi ki 9/10.

“Videodrome’a ölüm!
Yeni beden çok yaşa!”

Altay Kenger

Altay Kenger hakkında 64 makale
Caer De Disgracia | In Ungnade fallen

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*