Sonsuzluğa Uzanan Ozan: Âşık Mahzuni Şerif

Mahzuni Şerif; âşık, halk ozanı, şair. Mahzuni Şerif’in hayatından ve öyküsünden bahsetmezden evvel onun sıfatları hakkında bazı açıklamalar yapmak istiyorum. Âşık nedir, halk ozanı nedir, şair nedir? Daha doğrusu âşıktan, ozandan ve şairden anladığımız nedir? Eline her saz alana neden âşık neden ozan diyemeyiz? Neden eline her kalem alana şair diyemeyiz?

Aslında en yüzeysel haliyle söylemek gerekirse bu üç kavram aynı kapıya çıkan fakat farklı dönemlerde kullanılmış sözcüklerdir. Bunlar arasında kökeni en eskiye dayanan kavram ozan kavramıdır. Ozan sözcüğü hepimizin gerek sıfat gerekse ad olarak bildiği, tanıdığı bir sözcüktür fakat kökeni hakkında hepimiz bilgi sahibi değilizdir. İnternette hızlı bir tarama yaparsanız ozan sözcüğünün oz– fiil kökünden türemiş bir sözcük olduğunu ve oz- fiilinin de önde gitmek, büyümek ve şarkı söylemek anlamına geldiğini görürsünüz. Hâlbuki bu tamamen yanlıştır. Ozmak fiiline eski Türk yazıtlarının ve el yazmalarının çoğunda rastlarız. Bu yazmalardan biri de Uygur Türkçesi ile yazılmış fal kitabı olan Irk Bitig’dir. Irk Bitig’de defalarca rastladığımız ozmak fiilinin kullanımına örnek olarak 13. satırı gösterebilirim:

“təŋrilig:kurtğa:yurtta:kalmış:yaglıg:kamıç:buluŋın:yalgayu:tirilmiş:ölümdə:ozmış:tir.”

Bu transkripsiyonun Yıldız Teknik Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden Doç. Dr. Fikret Yıldırım tarafından günümüz Türkçesine yapılan çevirisi ise şöyledir:

“(Fal şöyle) der: Dindar, yaşlı bir kadın terk edilmiş bir konaklama yerinde kalakalmış. Yağlı bir kepçe bulup, (onu) yalayarak hayatta kalmış. Ölümden dönmüş.”

Büyük Türk ozanı Âşık Veysel hakkında bir film de çekmiş olan Profesör Nizami Xudiyev, Qedim Türk Yazılı Abidelerinin Dili adlı eserinde aynı cümleyi Azerbaycan Türkçesine şöyle çeviriyor:

“Deyirlər: ruhu göyə uçacaq qan evdə qall-mış, yağlı çömçənin qıraqlannı yalayıb dirçəlmiş, ölümdən xilas olmuş.”

Xilas olmak ne demek peki? Arapça kökenli olan bu kelime Türkiye Türkçesinde “kurtulmak” manasına geliyor. Ölümden xilas olmak yani ölümden kurtulmak. Deutschen Forschungsgemeinschaft yani Alman Araştırma Cemiyeti tarafından 1999-2003 seneleri arasında yapılan Türkiyat araştırmalarına göre Irk Bitig’deki aynı satırın İngilizce çevirisi ise şu şekildedir:

“A devout old woman remained in a camp. She found a grease ladle and kept herself alive by licking (it). (Thus) she escaped death.”

Görüldüğü üzere uzmanlar tarafından yapılan farklı dil ve lehçelerdeki çevirilerde ozmak fiili, ölümden kurtulmak manasına geliyor. Haliyle ozan sözcüğü önde duran, büyüyen veya şarkı söyleyen manasına gelmiyor. Ölümden kurtulan, ölümü yenen, sonsuza değen manasına geliyor.

Şimdi Mahzuni Şerif’in hayatına döneceğim sanmayın, anlatacaklarım bu kadarla sınırlı değil.

Dede Korkut efsanelerini ve bu efsanelerin anlatıcısı Korkut Ata’yı bilmeyen yoktur. Korkut Ata; Türk saz şairliği geleneğinin atası kabul edilir. Efsaneye göre Korkut Ata, Sümer destanı olan Gılgamış’a benzer bir şekilde ölümsüzlüğü aramaktaymış. Ölümden kaçmak için gitmediği diyar kalmamış ama ölümsüzlüğe ulaşabileceği bir yer bulamamış. Sonra ilk Türk sazı olan kopuzu icat edip, çalıp söylemeye başlamış. O meşhur efsaneler bundan sonra yaşanmış. Korkut Ata sevilen/sayılan bir ata bir dede olmuş. Elindeki kopuzu yani sazıyla adını yaşatmış, ölümden kurtulmuş. Bundan sebep ilk önce ona Ozan demişler, ölümden kurtulan/sonsuza ulaşan manasında. Saz şairliğinin yani ozanlığın atası kabul edilmesi de bundan dolayıdır işte.

Peki Mahzuni Şerif konulu bir yazıda bunca şeyi neden anlattım?

Çünkü bugün aşkın ve dolayısıyla âşıklığın ne olduğu bilinmeden aşk ve âşıklık hakkında yazılıp çiziliyor. Âşıklarla ilgili onlarca şey yazılıyor, manası bilinmeden. Âşık, ölümden kaçmayan ölümden kurtulan ölümden korkmayan kişidir. Gönülden kopanı korkmadan söyleyen, sırrına sahip çıkan kişidir. Davasından dönmeyen, aslını unutmayan, satmayan, satılmayan kişidir âşık. Bugün Mahzuni Şerif’i hatırladığımızda veya dönüp de hayatına baktığımızda tüm bunların nasıl mertçe bir araya geldiğini görüyoruz. Mahzuni Şerif, bu yüzden âşık. Mahzuni Şerif, bu yüzden ozan.

Mahzuni Şerif 17 Kasım 1940 tarihinde içinden sayısız âşık, sayısız gönül adamı çıkaran memleketim Kahramanmaraş’ın Afşin ilçesinin Berçenek köyünde doğdu. Türlü-türlü okullara kaydoldu, kâh atıldı kâh bıraktı. Gençliğinde eşini de kaçırıp evlendi. Farklı şehirlerde yaşadı, çok şehir değiştirdi. Ne hükümetlerle ne de otoritelerle yıldızı hiç barışmadı. Müzik şirketleri ilk zamanlarda ona da çok çektirdi. Organizatörler tarafından kandırıldığı da oldu, dolandırıldığı da oldu. İftiraya da uğradı, haksızlığa da. Değil böyle bir yazıya, kitaplara dahi sığdıramayacağım kadar çalkantılı bir hayatı oldu. Ama her ne olursa olsun sözünü sakınmadan söyledi. Gerek dert yandı, gerek meydan okudu. Gerek hasret çekti, gerek kavuşmalarını anlattı. Her ne olursa olsun sazıyla sözüyle köylünün, taşralının yani gerçek halkın derdine ortak oldu. Burjuvayı hiç çekinmeden eleştirdi. O kendi hayatını anlatırken biz kendi hayatımızı dinledik sanki ve bizim hayatımızı anlatırken de onun hayatını dinliyoruz gibi hissettik.

Mahzuni Şerif, bir halkın gönlünde nasıl böyle yer edebildi?

Mahzuni Şerif; “Ben Alevi bir aileden gelme olduğum için kök kültürümde Alevi ve Bektaşilik yatar.” diyor. Alevi ve Bektaşi ozan geleneği, eski Türk ozan geleneğinin devamı niteliğindedir. İçinde İslam öncesi ozan kültüründen birçok öğe taşır. Ozanın saygıdeğer ve hatta daha doğrusu kutlu kişi kabul edilmesi, eski Türk geleneklerinden süregelen bir değerdir. Kopuz çalan kişi kutlu söz söyleyen kişi kabul edilirdi. Asla sözü kesilmezdi ve sözüne riayet edilirdi. Öyle ki eski Türk kağanları bile ozanlar karşısında susar, ozanlara saygısızlıkta bulunamazlardı. Bir ozanda toplumu ve insanı ilgilendiren her olayı, her öğeyi bulmak mümkündür. İnsanda doğruluk vardır, yalan vardır. Toplumda barış vardır, savaş vardır. Güzellik vardır, çirkinlik vardır. Doğum vardır, ölüm vardır. Arsız vardır, hırsız vardır, namert vardır, mert vardır. İlim vardır, sanat vardır, felsefe vardır. Ozan, toplumun aynasıdır derler ya hani, öyledir. Ozanda bu değerlerin hepsinin yansıması vardır. Mahzuni Şerif de böyle bir ozandı. Toplumun ve insanın sahip olduğu iyi/kötü tüm değerleri en doğru şekilde anlatan bir ozandı. Asla sözü kıvırmaz, eksik veya hatalı bulduğu her kişi ve makamı eleştirirdi. Has bir ozan gibi Tanrı’nın karşısında dahi eğilmezdi. Dilini ısırmazdı. Ozanlar, insanda ve toplumda eksik buldukları şeyleri anlatırlar. Adaletsizliğe, yalana, güvenilmez olana karşı dururlar. Bir ozan yaşadığı toplumun sinir ucudur aslında. Toplumun rahatsız olup da dillendiremediği olayları korkusuzca yazandır ozan. Mahzuni Şerif’in eserlerini incelediğimizde bahsettiğim şeyin sayısız örneğine rastlarız.

Mahzuni Şerif’in eserlerinde en çok değindiği olaylardan biri şüphesiz ki sefalettir. Senelerdir yokluk çeken Anadolu insanını, gerek kendi hayatı gerek gözlemlediği insanların hayatları üzerinden bizlere anlatır. Bu eserlerin en bilinenlerinden biri Acı Doktor Bak Bebeğe adlı eser. Mahzuni Şerif’in eşi Suna hanımdan olan ilk oğlu Emrah 1964 senesinde doğduğunda, Mahzuni Şerif vatani görevini yapmak üzere evinden ayrılır. Eşini ve oğlunu kendi babasına emanet eder. Bir gün aldığı mektupta oğlu Emrah’ın hastalandığını öğrenir. Emrah hastalanmış ve köyde çocuk doktoru bulunmadığı için şehre, Elbistan’a gitmişler. Elbistan’daki doktor Emrah ile pek ilgilenmemiş. Olaya hayli içerleyen, hayli üzülen Mahzuni Şerif

“Bir şey değil vatandaşım / Aman doktor bak bebeğe!
Param yok ceketimi al / Aman doktor bak bebeğe!

Mahzuni Şerif çobandır / Meskeni dumanlı tandır
Bebektir amma insandır / Aman doktor bak bebeğe!” gibi can alıcı sözleri olan Acı Doktor Bak Bebeğe eserini bu olaydan sonra yazmış.

Çocukluğu ve/veya gençliği köylerde geçmiş olanlar bunu daha iyi anlayacaktır muhtemelen. Çünkü sadece o dönemde değil, bugün bile halen zorlu hava şartlarında uzak dağ köylerinden acil durumlarda gerekli kurumlara ulaşmak çok zor olabiliyor. Durum bugün bile bu kadar zorlayıcı iken, seneler evvelinde köy insanının çektiği sıkıntıları anlatan bir ozanın ne kadar içten ne kadar halktan biri olduğunun anlaşılması zor olmasa gerek. Mahzuni Şerif köyü, köylüyü anlatmaktan ziyade siyasi ve dini otoriteleri de sert ve mert şekilde eleştirdi. Mahzuni’nin en radikal en sert eserlerinden biri Yuh Yuh adlı taşlamasıdır. Bu eserinde din maskesi üzerinden toplumu yanlış yönlendiren, yalan bir algı yaratıp insanların iyi niyetlerini suiistimal eden, insanları hak-hukuk kavramlarından ziyade dini rivayetlere göre yöneten/yönlendirenlere ağzını açıp gözünü yummuştur. Otoritelerin insanların dini duygularını kötü niyetle kullanmasının sonuçlarını iyi bilen ve bunları açıkça dile getiren Mahzuni Şerif bu eseri hakkında şöyle diyor: “Dinlerin doğuşundan bu yana insanlara kısa yoldan rahatlama inancı vaaz edilmiştir. Aslında insanlara böyle yapmakla, çalışmanın ve gerçek hayatın yolları kapatılmıştır. Köleci zihniyet özellikle gündemde tutularak, Tanrı korkusu onların üzerinde bir balyoz gibi eksik edilmemiştir. Tabii bu yöntemde güçlüler ilmin gerçeklerinden faydalanırken, sömürülen ve çalışan kesim uyutularak her gün daha dindar, daha üfürükçü, muskacı bir terkibi hurafeyi benimsemiştir. Tek neden kültür ve bilim olayıdır.”

“Sahte molla sahte derviş/İnsanın ömrünü yermiş” diyerek sazını çalan Mahzuni Şerif, insanların dinlerine olan sadakatlerine ve imanlarına saygı duyarken körü-körüne inanılan her şeyin doğru olmayacağının altını defalarca çizdi. “Ey Arapça okuyanlar, Allah Türkçe bilmiyor mu?” diyerek dinin dili konusunda tavrını açıkça belli etti. “Yalnızca fikirler ölmez / Peygamberler ölmüyor mu?” diyerek bugün neredeyse “ölü sevicilik” mertebesine ulaşan kişi putçuluğuna bir tokat vurdu. “Canı sağ olsun softalar / Ayakkabı çalmıyor mu?” diyerek kendine has nüktedanlığıyla bir dine mensup olmanın mükemmellik getirisinin olmadığını ve ayrıca bazı maskeler altında yine hinlikten geri kalmayanlar olduğunu yüzümüze vurdu. Sonra “Gavurun Merih çağında / Âlem bize gülmüyor mu?” diyerek artık yüzlerce yıldır tartışmaktan öteye gidemediğimiz konuları bırakmamız gerektiğini, dünyada uğraşılması gereken onlarca ilmin ve sanatın içinde tabularımızı yıkmamız gerektiğini hatırlattı. “Mahzuni korkmadan sazı / Kâinata çalmıyor mu?” diyerek yüzümüze açıkça vurduğu her şeyin, titreyip kendimize dönmemiz için attığı tokatların altına imzasını attı.

Bitti mi? “Namaz kılsan kılmayana dokunma / Belki haktır onu münafık sanma!” diye başladı sözüne. “Afrika, Sibirya Hakk’ın eseri / Müslüman değilse hiç mi, serseri?!” diyerek devam edip “Onu sen mi yaptın da beri gel beri / Sanki sende mühür kart var değil mi?” dedi. Bu o kadar manidar bir taşlama ki, ben her dinlediğimde etkileniyorum. Şimdi herhangi birimiz, mesela ben, uzunca bir yazı hazırlayıp veya video çekip desem ki; namaz kılmak veya kılmamak dine olan bağımızın dışarıdan anlaşılması konusunda kesin bir belirteç değildir. Birinin karakteri ve kişiliği hakkında karar vereceğimiz kısıtlardan biri kişinin ibadetleri olamaz. Birini Müslüman değil diye veya ibadet etmiyor diye yargılayamaz, suçlayamayız. Sonuçta dünya Tanrının eseri ve içinde yaşayan insanın -inandığı müddetçe- yaptıklarından ötürü sorumlu olduğu varlık da Tanrı. O halde bir başkası insan ile Tanrı arasında giremez. Böyle vaazlar verip dursam, sizce de sıkıcı olmaz mı? Hem gördünüz işte, aynı manaya gelen bir fikri üç-beş cümleye bile zor döktüm. İşi uzatsam gerçekten sıkıcı bir hal alırdı. Bunu şiir gibi bir türle anlatmak daha makuldür ama onu da her şairin yapabileceğine inanmıyorum. Şairden ziyade, bu ozanlara yaraşır bir iş. İşte Mahzuni Şerif; “Uçağa binerek Hacca gidersin / Uçağı yapana gavurdur dersin!” diyerek devam ettirdiği taşlamalarında benim/bizim(gibilerin) değil anlatmak, anlamakta bile zorlandığı konuları en anlaşılır biçimde anlattı. Halk, ozanını bu yüzden bağrına bastı. Halk, ona bu yüzden halk ozanı dedi.

Mahzuni Şerif’in hayatı çok çalkantılıydı. Ayrılıklar, gayrılıklar, gurbet, hasret, ömürler bitse de bitmeyen sefalet, kıyım, ölüm… Mahzuni Şerif’in yaşadığı gurbet acılarını, hasret sancılarını anlatmaktan yana değilim. Zaten kendisi bunları en güzel şekilde anlattı. Yaşadığı sefaleti ve tecridi taşlamalarıyla, çektiği acıları türkülerle ve gördüğü ölümleri ağıtlarla bir vasiyet gibi bıraktı bizlere.

Mahzuni Şerif’ten bahsetmezden evvel ozanlıktan bahsetmemin nedenlerinden biri de, kendisi başta olmak üzere halk ozanlarının nasıl insanlar olduklarını anlatmak istememden dolayıydı. Halk ozanının daha doğrusu ozanın ne olduğunu bilmek, onlara duyduğumuz saygının kutsiyeti açısından çok önemliydi. Çünkü bugün “Mahzuni’ye Saygı” adı altında son derece aşağılık, son derece saygısız bir albüm(!) çıkarıldı. Dikkat ederseniz ben bu “iş”e, eser demiyorum. Eser yaratıldı, üretildi de demiyorum. Bu tamamen maddi kazanç kaynaklı bir iş çünkü. Saygıdan yoksun sanatçı bozuntularının bir araya gelerek, askerde beraber postal bağladıkları Mahzuni Şerif’in sadece adını kullanma zahmetine girerek yaptıkları bir iş. Albümde gerçekten saygı duyduğum bir-iki isim var(dı) fakat böyle iğrenç bir işe ortak oldukları için, kendilerine de saygı duyamayacağım. Çok açık söylüyorum: Eğer Türk halk müziğini yani bozlakları, koşmaları, ağıtları, uzun havaları, taşlamaları yani kısaca türkü diye bildiğimiz eserleri sevmiyorsanız, dinlemek istemiyorsanız dinlemeyin. Gerçekten dinlemeyin. Bir türküyü sahibinden değil de onu tekrardan yorumlayan(!) bir soytarıdan dinlemek hoşunuza gidiyorsa, yapılan saygısızlığa ortak olduğunuzu bilin isterim. Neden mi? Türküler her şeyden önce bir öyküsü olan eserlerdir. Bir türkü yaşanmış bir olayı, bir acıyı anlatıyor olabilir. Veya yaşanması muhtemel bir şeyleri anlatıyor da olabilir. Bu öykü, bir yaşanmışlık sonucu yaratılır ve bir makama göre okunur. Bu makam Türk sanat müziğinden aşina olduğumuz türde bir makam değildir. Bir geleneğin devamı olduğu için, o geleneğin eskilerine, yani gerçek âşıklara bir selam ve saygı niteliğinde bir makama göre okunur. Bu sebeptendir ki, anonim veya sahibi bilinen çok eski bir türkü, her türkücüde aynı şekilde okunur. Bu, türkücülerin kendine has yorumlama yeteneklerinin olmamasından dolayı değildir. Türkücülerin, türküye saygı duymalarındandır. Bugünlerde çok tutulan bir olay olan türkülerin rock tarzından söylenmesi olayından Mahzuni Şerif türkülerinin de nasibini alması, beni gerçekten çok üzüyor. Eğer Mahzuni Şerif’e saygı duymak, onun adını yaşatmak istiyorsanız; onun senelerce eserlerinde anlattığı, gösterdiği yoldan gidin. Mesela para için değerlerinizi satmayın, mesela geçmişinizi unutmayın, mesela özünüzden dönmeyin ve evet sözünüzden de dönmeyin. Ama mesela onun Berçenek türküsünü, Berçenek köy ahalisinin dinlese; “Bu nasıl Berçenek türküsü kardeşim, ne hale getirmişler, böyle mi söylenir bu!” diye tepki vereceği şekilde söylemeyin. Bu saygısızlık! Üç kuruşluk dizilerinizde üç kuruşluk hanım ablalara bu mükemmel eserleri söyleterek, Mahzuni Şerif’e saygı duymuş olamazsınız. Fabrikasyon ürünü olduğu her halinden belli olan bu saygı albümlerinin, ozanlara saygısızlık olduğunu lütfen idrak edin. Hani ozanın sözü kutsaldır demiştim ya yazımın başında, hatırlayın. Ozanın sözü kutsaldır, öyle alelade taklit edilemez. Mahzuni Şerif ki, âşıktır, ozandır. O bizim köyümüzü, köylümüzü, milletimizi iyisini de kötüsünü de dâhil ederek çok iyi bir şekilde anlatmıştır. O bizdendir. Berçenek köyünde doğmuş, yokluk yıllarında Elbistan ovasında çalmıştır ilk sazını. Birileri ona çal dediği, söyle dediği için değil; halkına, hakkına ve Hakk’ına âşık olduğu için çalıp söylemiştir. Mahzuni Şerif’in eserlerini ve hayatını sizlere ayrıntılı olarak anlatmaya lüzum görmüyorum. Çünkü onu en iyi kendisinden dinlemeniz gerektiği düşüncesindeyim. Bugün Mahzuni Şerif gibi bir ozanı anlatabilmek, açıkça söylemek gerekir ki, benim harcım değil. Çünkü böyle büyük bir ozanı, asrın Pir Sultan’ı kabul edilen bir ozanı, anlatmak/anlatabilmek sadece benim değil birçoğumuzun ve belki de hiçbirimizin yapabileceği bir şey değildir. Mahzuni Şerif’i en iyi anlatabilecek olan şey bir kişi değildir. Onu, ancak hepimiz bir araya gelirsek anlatabiliriz. Onun taşlamalarından nasibini alan varsıllar ve onun öykülerini anlattığı yoksullar onu anlatabilir ancak.

Halk ozanını, halkı anlatır en güzel. Halk ozanı tamlaması, ozan kelimesinin manasını öğrendikten sonra, “halkın gönlünde ölümsüzlüğe ulaşan” gibi bir manaya gelmiyor mu sizce de?

Altay Kenger

*Bu yazı Âh Dergi’nin dördüncü sayısında yayımlanmıştır.

Altay Kenger hakkında 64 makale
Caer De Disgracia | In Ungnade fallen

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*