Şeref Miralay ile Öykünç Sohbetler II

“Eğer büyük devlet babanın hayatınıza şu anda fazla karıştığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz, siz asıl devlet, çocuklarınızın genetik yapısını düzenlemeye başladığında görün olacakları. Bu tür bir düzenleme, kaçınılmaz olarak genetik mühendisliğinin başlangıcını getirir, çünkü kontrolsüz genetik mühendisliğinin sonuçları bir felaket olabilir.”

Kitabı masaya yavaşça bıraktı ve uzun Marlboro’sundan derin bir nefes çekip: “Bu toplum, öz özgürlüğünü çoktan kendi elleriyle yaptığı dijital putlara teslim etti!” dedi. Sigarasını baş ve işaret parmağıyla tutup derin bir nefes daha çekti. Dumanla beraber dağıldı ağzından sözcükleri:

“Dünyaya dijital ekranlar ve kamera lensleri ardından bakan bir toplumun içinde yaşıyorsunuz. Sürekli kitap satın alan fakat aldığı kitapları okumayan, okuduğu kitapları anlamayan. Sürekli film izleyen fakat izlediği filmin anlatmak istediği şeye dair en ufak bir fikri olmayan, incelikli sinema sanatından zerre kadar anlamayan ahmaklardan kurulu bir toplumdan bahsediyorum. Sürekli müzik dinleyen fakat dinlediği müziğin türü hakkında dâhi bilgi sahibi olmayan hastalık derecesinde cahil ve umursamayan bir toplum bu. Bu öyle rahatsız edici bir durum ki, birey, cahilliğini umursamamaktan ziyade bir karşı atakla cahil sıfatını karşısındakine yakıştırabiliyor. Daha da ileri giderek alaya başvurabiliyor. Elinden kameralı teknolojik zımbırtıları aldığınızda asla gezip yeni yerler görmek istemeyecek bir toplumdan söz ediyorum. İlk bakışta çoğu insanın gönlünü cezbeden kış manzaralı bir dağ evi gördüğünde dâhi orada teknolojik bazı zımbırtılarla sonsuza dek yaşayabileceğini söyleyip üstelik bunu doğanın içinde olmakla bağdaştıran ve üstelik bu söylediği şeydeki ahmaklığı anlayamayacak kadar ahmaklaşmış bir toplumdan bahsediyorum.”

Sigarasının yarısına kadar kendiliğinden bittiğini fark edince durdu. Genelde böyle oluyordu. O birden ateşlenip öfke kaynaklı bir hevesle konuşmaya başlıyor, etrafından neredeyse bağımsız bir duruma geliyordu. Sonra belki de karşısındakinden karşılayıcı bir reaksiyon görmeyince birdenbire sönüyor, susup kalıyordu. Böyle anlarda çok üzülüyordum ona. Ve böyle durumlarda ona katılmanın onu mutlandırmayacağının da gayetle farkındaydım. Art-arda birkaç nefes daha çekti. Tüm bu sözlerinden sonra ona katılıp katılmadığımı belirten bir alamet bekliyordu benden. Açıkçası suratımdan bir mana çıkarmak güçtü. Net bir kararım olmadığı için haliyle yüzüme de bir ifade yansımamıştı. Bunu fark etmiş olacaktı ki, devam etmeye başladı:

“Romantik bir birlikteliği olması gerektiğini düşündüğü için birlikteliği olan insanlarla dolu leş bir toplum bu. Veyahut cinsel bir hayata sahip olmasını düşündüğü için! Aslına bakarsan, buna düşünmek de denemez. Hormonlarıyla hareket eden ve gerçekten bir beyne ve düşünme yetisine ihtiyaç duymayan varlıklardan söz ediyorum. Yalnızca toplumun akışına kendini bırakıyor. Fakat kesinlikle bunun bir zorunluluk olduğunu fark etmiyor. Toplumun herhangi bir bireyinin zorunluluk olarak dayatılan şeyin kendi seçimi olduğunu sanıyor olması, beni çileden çıkarıyor. Bir insanın nasıl bu denli ahmak olabildiğini soruyorum kendime! Gerçekten, bunlar gerçek insanlar mı? Sanılanın aksine, doğa bize sunulmadı. Doğa başından beri vardı ve biz doğanın sunusuyduk. Ondan doğduk, yaratıldık yahut evrildik. Hangi inanca veya görüşe mensup olursan ol fakat ret edemeyeceğin bir gerçek var: doğa. Üzücü olan şey, toplumun doğadan uzaklaşmış olması. En büyük yanlış da burada başlıyor zaten. İnsan zekâsı bir şeyleri yaratabileceği kanısına varmış durumda. Yapay kalp, yapay beyin, yapay bilmem ne! Kullanılan teknolojik aletlerin bizimle olan temasının seviyesi giderek artıyor. Kullanılabilir teknoloji, giyilebilir teknoloji, göte sokulabilir teknoloji vs. Sonra ne olacak? Doğaya ve doğanın tüm sunularına olan ihtiyacımız asgari düzeye indikten sonra tamamen yok olacak ve biz otonom olarak yaşayacağız, öyle mi? Bir zihin dünyasında maddesel varlığın ötesine mi geçeceğiz? Yoksa bir simülasyonun içerisine sokulan küçük kuklalar mı olacağız? Öz metamorfozumuzu böyle mi gerçekleştireceğiz?”

O normalde soru sordukça rahatlardı. Sesi yumuşar, arkasına yaslanır ve daha sakin bir tonda sorular sormaya başlardı. Ama bu kez konuşurken öfkelendiğini hissediyordum. Onun ani öfke çıkışları kendini küfür ve argo ile gösterirdi. Evet, yaratılıştan gelen bir öfkesi, dinmeyen kini vardı. Ama yine de her zaman mantıklı düşünen, gerçek odaklı sorgulamalar yapan biriydi. Bugün daha bir öfkeliydi sanki. Yine cevap aramıyordu. Çözüm aramıyordu. Belki de tüm bu soruların maksadı, insanları suçlayabilmek için bahane yaratmaktı. Belki de cevaplardan korkuyordu. Çözüm sonuçlu cevaplar onun savlarını boşa çıkarabilirdi belki. Belki de sadece sorularla yaşıyordu. Cevaplar umurunda bile değildi belki. Ona bir soru sormayı yine denedim:

-Ne yapmamızı öneriyorsun?

Bu kez cevaplamak için benden bir soru bekliyor gibiydi. Gözlerini benden çevirdi, ümitsizce devirdi. Sigarasını nihayet söndürdü:

“Hiçbir şey. Bu toplumun kurtuluşu yok. Bugün kurtuluşu sağlayabilecek olası bir ihtilal ihtimali yok. Bu, kendi ürettiğin silahlarla karşıt saflarda savaşmak gibi bir şey. Önüne çıkan tüm rakipleri, tüm zorlukları, tüm engelleri yok etmek için programlanan programları yok edemeyeceksiniz. Fakat o programlar, yazılımlar, adına teknoloji denen her şey doğası gereğince sizi yok etmek için ölesiye savaşacak. Ve sizi katlettiğinde, toplumunuzu yok ettiğinde dahi onlardan vahşi diye bahsedeceksiniz. Onların programlarını yazanların yine siz olduğunu unutacaksınız. Onlara zekâ bahşedenlerin yine siz olduğunu unutacaksınız. Ve onları, yenemeyip karşısında eğilmekten imtina ettiğiniz varlıklar olarak nitelendireceksiniz. Şu an onların önünde eğildiğinizi fark etmiyor, edenleriniz ise bundan rahatsızlık duymuyor. Gün geldiğinde, zihninizin en karanlık güdülerinden doğan bu dijital varlıklar, sizi yok edecek. Hayır, hayır! Bunu kötümser bir adamın sözleri gibi düşünme! Dikkat et! Bugün zaten çoktan özgürlüğünüzü ve daha da kötüsü gerçeklik algınızı yitirdiniz. Fakat sizin gerçeklik görünüzün değişimi size asıl gerçeği sunmadı. Asıl gerçeği perdeleyen gerçeğin de önüne bir perde çekip, size sahnesel bir gerçeklik yarattı. Size üzülmüyorum, üzülmeyeceğim.”

-Peki, senin özgürlüğün ve gerçeklik algın?

“Hayır, bu aynı şey değil. Ben seninle ve senin dâhil olduğun toplumla tüm bağlarını yitirmiş biriyim. Aslına bakarsan hiçbir zaman sizin aranızda değildim, olmadım. Şimdi bugün bu yüzden burada bu haldeyim.”

Onu anlamak bazen hayli güçtü aslında. Olacakları ve ölecekleri önceden görüp, dünyanın sonuyla konuşabiliyor gibi bir hali vardı. Aslına bakarsanız, ben onunla her konuşmamda sanki dünyanın sonuyla konuşuyor gibi hissediyordum. O, bilinmeyen için bilinenden intikam almaya gelen bir melekti sanki. Gerçi o, ona melek dediğimi bilse bundan hiç hoşlanmazdı sanırım. Yine de onu seviyorum, haklı olduğu yerler var. Dâhil olduğum toplum hakkındaki çıkarımları gerçekten bazen beni bile sarsıyor. Yine de onun karamsar bir adam olduğu gerçeğini her zaman göz önünde bulunduruyorum. Öfkeli ve karamsar bir adam…

Öyleydi veya böyleydi. Onu kim bilir ne zaman tekrar ziyaret ederim diye düşünerek çıktım. Bir sigara yaktım. İnsanlar ufak sürüler halinde hızlı-hızlı bir yerlere yürüyorlardı. Göğe baktım, gün dönmüştü. Evime doğru yürümeye başladım, sigaram uzundu.

Altay Kenger

Altay Kenger hakkında 64 makale
Caer De Disgracia | In Ungnade fallen

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*