Boğazköy Tabletlerinin Berlin’den Yurda Getirilmesi | Prof. Dr. Veysel Donbaz

Veysel Donbaz

Boğazköy tabletleri Çorum’un Sungurlu ilçesi yakınında bulunan Boğazköy köyünde bulunmuşlardır. Hititler’in eski başkenti burasıydı. 1906 yılında Türkiye-Almanya heyetlerinin işbirliğiyle hazırlıkları sürdürülen resmi kazılar 1907-1912 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu temsilcisi Theodor Makridi ile Alman Asur Dili doçenti olan Hugo Winekler yönetiminde Büyükkale ve diğer kesimlerde yapılan kazılardan 10.000’i aşkın Hititçe çivi yazılı tablet bulunmuştur. Genelde hepsi bir A4 kağıdı büyüklüğünde olan tabletler aradan geçen 2000 küsur yıl zarfında bazıları zarar görmüş, bazıları da kazıda çalışan işçilerin dikkatsizliği ve kasıtlı hareketleri (çok parça bulana vaat edilen para mükafatı nedeniyle) kazma ve kürekten nasiplerini alarak daha küçük parçalara bölündükleri için; bunların daha uzun yıllar dayanmaları için konservasyona ihtiyaç duymaları nedeniyle tabletler 1915-1917 yılları arasında yine başkent Boğazköy tünelinin üstünde daha sağlam durumda bulunan iki sfenks de dahil 33 sandık içinde Berlin’e gönderilmişti. O zaman bizde olmayan konservasyon teçhizatı ve kısmen de bunları yapabilecek  kendi öz personelimizin henüz bulunmayışı nedenleriyle tabletlerin pişirilmesi, birbirlerine ait olan parçaların yapıştırılması, numaralanıp kodlanmaları ve neşriyatlarının da yapılması için gönderilen tablet ve sfenkslerin tamir ve eksik parçalarının doldurulması işlemleri uzunca bir süre almıştır. O zamanki Müze-i Hümayun (Osmanlı İmparatorluk Müzesi, bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzeleri) müdürü Dr. Halil Edhem’in gayretleriyle konservasyon işlemleri ve ilmi çalışmaları peyderpey bitirilen tabletler tedricen 1924 yılından itibaren üçer-beşer sandıklar halinde gönderilmeye başlanmıştır. Şark Sigorta Şirketi marifetiyle, Balkan sınırlarına kadar da bir eşlik timi gözetiminde yol alan tablet ve iki sfenksin geri gönderileceği; İsviçre-Bern garantörlüğü ile teyit edilmiş, tabletlerin geri getirilmesi gönderildiklerinden ancak 70 yıl sonra mümkün olabilmiştir.

5 Kasım 1924 yılında sfenkslerden birisi geri gönderilmiş tabletlerden de aralıklarla 1924-1939 yılları arasında takriben 3000 civarında eser geri gönderilebilmişti. Birinci Dünya Savaşının ilk yıllarında gönderilen tablet ve sfenkslerin geri verilmesi işlemleri araya giren İkinci Dünya Savaşı nedeniyle sekteye uğramıştır. Sınırların güvenli olmaması, yalnız tren seferleriyle taşınabilen, kısmen de tabletlerin ilmi çalışmalarının uzaması ve bizim hükümetimizin harbin neticesinde Almanya’nın Batı ve Doğu Alman devletleri olarak ayrıştırılmaları ve ilaveten Doğu Almanya Cumhuriyetini resmen 1978 yılına kadar tanımamamız nedeniyle tabletlerin tarafımızdan geri alınabilmeleri 1987 yılının Kasım ayında mümkün olmuştur. 1972 yılında o zamanki tablet arşivi şefi Muazzez Çığ’ın ICOM’a (Uluslararası Müzeler Birliği) yazdığı rapor ve onu takip eden yıllardan Ankara Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğünden gönderilen bir uzmanın (Ark. Kemal Turfan) Arkeoloji Müzeleri Arşivinde yaptığı araştırmalar da netice vermeyince devreye UNESCO sokulmak zorunda kalındı ve görev bana verildi. Eskiden genel müdürlük olan Asar-ı Atıka Müzesi arşivinde bir ayı geçen bir sürede yaptığım araştırmalarda 200’ün üstünde Boğazköy kazısı ve tabletlerin Berlin’e gönderilmeleri hususunda Almanda gotik el yazısı ile yazılmış, bizden de, önce Arapça yazdığımız sonra Fransızcaya çevrilmiş belgeler buldum. Uzun yıllar hiç açılmadan durduklarından üzerlerindeki tozlar öyle çoğalmıştı ki bir tanesini silkelesen koca bir nümayiş grubunu dağıtabilirdi. Bulduğum kayıtların hepsi kolay okunamıyordu. Zira yazılı vesikaların pek azı daktilo ile yazılmıştı ki o da 1916 yılından sonraki yıllara aitti. Bir dosya içinde biriktirdiğim konu ile ilgili resmi kayıtların bir kısmını Alman olan eşimin yardımı ile çözebildik. Dosyayı Ankara Dışişleri Bakanlığında görevli o zaman merkezde olan Elçi Sinan Baydır ile Arapça olanları okutup İngilizceye çevirdik. UNESCO’ya sunulacak Boğazköy tabletleri dosyası hemen hepsi lehimize olan kıymetli yazışmalarla dolu idi. 1987 yılının Ekim ayı başlarında heyet halinde, hepimiz Bakanlar Kurulu kararıyla geçici diplomatik pasaportlarla konuyu görüşmek üzere Doğu Berlin’e gittik. (Heyet başkanı Dr. Nurettin Yardımcı, Dışişleri Kültür Dairesi Genel Müdür Yardımcısı Erdoğan Aytun, Dışişleri Bakanlığı Hukuk Danışmanı Aydın Akay ve Sümerolog-Başuzman Veysel Donbaz)

Doğu Alman yetkililerince Tegel havaalanından alınarak Pankhausen mahallinde bulunan misafirhanelerine götürüldük. Alman sanayisinin her millet tarafından kabul görmüş lüks arabaları yerine bizleri misafirliğimiz boyunca Fransız yapımı Citroen arabalar taşıdı. Misafir edildiğimiz yer aynı zamanda müzakerelerin yapıldığı yerdi. Ertesi sabah müzakere salonunda yerimizi aldığımızda Alman delegesi başkanı kısa bir açış konuşması yaptı. (Müzakereler İngilizce ve Almanca idi. Biz İngilizce onlar Almanca konuştular. Tercümanlar çeviriyorlardı.) İlk nezaket sözlerinden sonra söz bize verildiğinde biraz İngilizce bilen Erdoğan Aytun(içimizde yegane diplomat olarak) tabletleri ve orada kalan sfenksin geri verilmeleri hususundaki isteklerine ilave olarak UNESCO’ya sunduğumuz dosyanın bir kopyasını da görmeleri için onlara sundu. Alman heyeti dosya içeriğine bakmadan tabletlerin zaten verilmek üzere 1943 yılından itibaren paketlenmiş olarak Museum Insel (Vorderasiatisches Museum) depolarında 1954 yılına kadar bekletildiğini geri almak için bir talep olmayınca da onları tekrar dolaplara yerleştirdiklerini söyleyerek (Doğu Almanya’yı resmen tanımadığımız 1943-1978 yılları arasında bir talebimiz olmamış) onları hemen vereceklerini ancak, orada kalan sfenksin kendilerine ait olduğunu, zira o zamanki Berlin Müzeleri Genel Müdürü Walter Andrae onu 1935 yılında kendi malları olarak envanterlediğini söyleyerek bunun geri verilmesinin imkânsız olduğunu söyledi. Kendilerine sunduğumuz resmi yazışmalar arasında bulunan sfenks ile ilgili isteklerimizin 1939 yılına kadar sürdüğünü ve o zaman Alman Müzesinden bir Hititolog’un sırf bu iş için İstanbul’a geleceğini (Hans Ethelolf) ve meseleyi İstanbul Asar-ı Atika müdürü Halil Edhem ile görüşüp; zaten orada emanet olarak duran tablet ve sfenks meselesini hal yoluna koyacağını bildiren Almanca yazılmış ve 1943 yılına kadar olan ayni mealdeki Alman vesikalarını kendilerine vermemizden sonra ikna olmuş göründüler ama sfenks hususunda hiç istekli görünmüyorlardı. Meseleyi Alman Kültür Bakanı ile görüşmemiz için bir randevu ayarlayarak Bakan yardımcısı ile görüştürdüler bizi. Bakan yardımcısının verdiği yanıt çok netti: “Bize takdim ettiğiniz yazışmalardan gördüğümüz kadarıyla siz avantajlı duruma geçmişsiniz ama bizler uzun yıllar sfenksi bizim kabul ettiğimiz için onu kendi eserimiz olarak envantere kaydetmişiz. Bunun için kanun çıkartmamız lazım. O da zaman alır.” diyerek konuyu kapattı. Müzakereler de bitmişti. Heyetimiz geri gelecek. Ancak tabletlerin hemen verilmesini sağlamak için ben ve yanıma yardımcı hukuk danışmanı Aydın Akay’ı vererek orada kalarak tabletleri teslim almamızı istediler. Müze yetkilileri de bunu teyit edince biz orada kaldık ama Almanların ev sahipliği müzakereler bitince sona erdi. Bizi o zaman için Berlin elçiliğimizde müsteşar olan Murat Oğuz evini tahsis ederek kendisi Batı Berlin’de bir arkadaşının evinde geceledi birkaç gün. Meslekten olmayan hukuk danışmanının pek gayret göstermediği bir ortamda ilk üç-dört günde 1650 Hitit tabletini teslim aldık. Tabletler gayet sağlam koruyucu gramofon kağıtlarına sarılarak veriliyor ve kayıtları tutuluyordu. Her bir sandık muhtevası tablet numaraları yedişer adet yazılıyordu. (Burada elçiliğimizin katip ve görevlileri çok yardımcı oldular.) Teslim aldığımız eserlerle ilgili protokolleri ben Almanlarla beraber imzalıyordum. Üç-dört gün sonra Almanlar tablet teslimini önemli bir işleri nedeniyle 15 gün sonraya bırakmak istedikleri için, teslim aldığımız o zamanki Doğu Berlin Büyükelçisi Hikmet Özkan ve Alman yetkililerin imzalarıyla imzalanan listeler sandıklar içine konarak mühürlendi ve teslim alındı. Geri döneceğiz ama tabletleri beraberimizde götürecek bir hazırlığımız yoktu. Onları mecburen orada bırakarak Türkiye’ye döndük. 15 gün sonra ben neredeyse zorla gidip tabletlerin geri kalanlarını da teslim aldım. (Bizim genel müdür tabletleri Ankara ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri müdürlerini göndererek alınmasında ısrar ederek beni göndermemek için uğraştıysa da, Dışişleri Bakanlığımız benim tekrar gitmemde ısrar ederek benim gitmemi sağladı. Bir kere ben heyet içerisinde en iyi İngilizce bilen idim. İkincisi Almanca biliyordum, üçüncüsü eski dilleri; Sümerce, Akadça, Hititçe ve hepsinden önemlisi çiviyazısını bilen okuyan biriyim. Dördüncüsü taklit bir tablet ile orijinalini bilirim. Zaten bu nedenle oraya beni gönderdiler. Bunları kale alan yok. Orada genel müdürle, Almanlarla Almanca konuştuğum için biraz takışmıştık. Çok konuşuyorsun demişti bana. Bilgisi olan konuşur. Dil bilen konuşur demiştim ben de. Sebep buydu.)

Tabletleri ikinci defa teslim almaya gittiğimde gene Berlin Tegel Havaalanından girecektim Doğu Berlin’e. Biri sizi alıp götürmezse kontrollerden kolay-kolay çıkmak olası değildi. Bana ikinci defa geçici diplomatik pasaport vermemek için normal hakkım olan hususi pasaportla göndermişlerdi bu sefer. 15 gün arayla önce diplomat yaptığın görevlini kendi elinle tenzili rütbe ile aynı yere gönderiyorsun. Kontrolörlerin kafası iyice karıştı. Ne var ki Berlin Büyükelçiliğimiz gene düşünceli davranıp elçilik aşçısı ile Kavas’ı beni almaları için havaalanına göndermiş. Onlar beni alıp götürdüler. Allah razı olsun. Tabi bu yardım(!) Doğu Almanların nereye gittiysem arkama iki polis takmalarına engel teşkil etmedi. Geri dönünceye kadar her akşam peşimdelerdi.

İkinci defa gittiğimde genel müdür beni gönülsüz gönderdiğinden bazı zorluklar da çıkarmadı değil. Genel müdür yardımcısı Sayın Nimet Berkok da beni gitmeden genel müdüre azarlatmak için “odasına git emriniz var mı diye sor” diyerek kibarca(!) içeri aldı. İçeri girdiğimde “Vallahi hiç gönlüm razı değil.. Ama git bakalım..” diyerek Japonya’daki Expo sergisinden kalan “Treasures of Anatolia” kitabından (her biri bir yüklük yastığından daha kalın kurşun gibi) 10 tane hediye götürmemi istedi. Neyse 5 tane götürmeyi kabul ettim. Tunalı Hilmi’den baklava satın almıştım birkaç kilo. Kitapları baklavaların üstüne koymuşum. Berlin’de açtığımda baklavalar yufka ekmeğine dönmüştü. Beni geceliği 160 Deutche Mark olan bir otele koymuşlar. Aldığım harcırah 130 dolar civarındaydı. Ancak otel parasına yetiyordu. Ertesi gün değerli diplomat Murat Oğuz’un yardımıyla elçilikteki kurye odasında kalmam sağlandı. Onun için de benden, harcırahımdan günde 43 DM kestiler dönüşümde.

Murat Oğuz Bey yegâne elimden tutan kimseydi. Geri kalan tabletleri müzenin personelinin yardımıyla (7-8 kişi) 20 gün civarında teslim aldım. Haftada bir bunları yemeğe çağırıyordum. O kadar ucuz bir yerdi ki 10 civarında kişi için lüks bir yerde ancak 15 dolar kadar para ödüyordum. Bir-iki kere de Müsteşar Murat Bey ağırladı onları. Zaman-zaman da Bode Müzesi kafesinde kahve kuchen (pasta) ikramlarım oluyordu. Her imzalanan protokolden sonra bir şampanya ile kutluyorduk ve ben sağlıyordum. Tabletlerin teslim alınması bitip formaliteler yerine getirildiğinde (ilk teslimde olduğu gibi) 23 sandık için asma kilit gerekti. Almanlar sandıkları, ambalaj kâğıtlarını ve iş güçlerini verdiler, dediler ki: “Herr Donbaz kilitlerini de siz (Türkiye) alın.” Büyükelçimize gittim. Dediği şuydu: “Para yok, Türkiye’den para gelirse alırız.” Birisi kilitleri almış. Sandıklar hazır, mühürlendiler. CD(Cor Diplomatik) kulüpte iki Türkçe konuşan bey gördük Murat beyle. Türk Hava Yolları’nın yetkili kimseleriymiş. Dedim ki: “Sizin uçaklarınız dolu gelir boş gider. Devlet malı 23 sandığımız var. İçleri kıymetli yazıt dolu. Şunlara bir el atsak ve memlekete götürsek.” Birisi hiç düşünmeden “Hemen Schöne Feld havaalanına getirin.” Diyerek yüreğimize su serptiler. İyi, güzel de bu 23 sandığı hava alanına götürmek lazım. Vorderasiatisches Müze Müdürü Liane-Jakob Rost’a durumu açtım. Kamyonetlerini, şoförünü, ilgili personelini vererek sandıkların havaalanına gitmesini sağladı. Meslek olarak bir Asiriyolog olan müdüre beni ta 1977 yılından, o müzede yaptığım 15 günlük araştırma çalışmamdan tanıyordu. Birçok Asiriyoloji kongresinden de müdür yardımcısı Evelyn Klengel-Brandt hanımı tanıyordum. Havaalanındaki görevlilere bir-iki visky vererek (zira sandıkların üstünde yazan “dikkat kırılır” lafından sandıkları açmak istediler) Schöne Feld’ten havalandık sandıklarla. Herkese telgrafla tabletleri getireceğimi bildirdim. Galiba az bildirmişim. İstanbul’da uçak durdu. Transitten evime gidebilirdim. Vazife aşkıyle uçaktan inmedim ve Esenboğa’ya gittim. 23 sandıkta, bir kuruş ödemeden 7500 Hitit tableti getiriyordum. Ben zannediyordum ki beni havada kaparlar. Bir karşılayan bile olmadı. Berlin’de hiç olmazsa aşçı ile kavas karşılamıştı. Türk Hava Yollarının yolcu otobüsü ile istasyona geldim. Varan’dan bilet aldım döneceğim. Genel müdür yardımcısı Nimet Berkok’a telefon ederek tabletleri getirdiğimi söylediğimde “Eh, Pazartesi görüşürüz” demişti, günlerden Cuma idi. Ne büyük ilgi ve ne cazip, kibar bir yanıt!

Eşeğe gem takarsanız kendini at sanır demiş atalarımız. Bir insana halledilmesi çok zor ve ağır mesuliyetli görevler verirseniz, ona o görevlerin hak ettiği değerleri de vermelisiniz. Başarmasına rağmen ona gene eşek muamelesi yaparak “sen zaten buydun” diyerek küçültemez değersizleştiremezsiniz. Tabletlerin tesliminden sonra sfenksin geri alınması için en az beş-altı defa gene delege olarak UNESCO Konferansları ve UNESCO üst düzey experler toplantılarına katıldım memleketimizi temsilen. (Üç defa Paris, Tokyo ve Kamboçya Ponem Penth, Berlin, Ankara) Bunların hepsinin raporları ilgili mercilerdedir. Devletim için yaptığım bu hizmetlerimin yanında başarılı bir ilim adamı olarak da elan ayakta ve ortalardayım.

Prof. Dr. Veysel Donbaz | Prova Mag Vol. III

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*