Ses Veren Tablolar | Burak Bayülgen

The Isle of Dead, Arnold Böcklin , 1883

Ressamlarla bestecilerin ilham babında ne derece yakın bir iletişimde olunduğunun en güzel örnekleri: Modest Mussorgsky‘nin Victor Hartmann‘ın resimleri ve çizimlerinden etkilenerek oluşturduğu Pictures at an Exhibition‘ı, –yakın arkadaşı Hartmann’ın otuz dokuz yaşındaki ölümüyle sarsılan Mussorgsky, Hartmann’ın ortaçağa ve geleneksel stile özgü mimari çizimleriyle nasıl da uyuşuyor– ve kutsal ellere ve parmaklara sahip Sergei Rachmaninov‘un Arnold Böcklin‘e ait Isle of The Dead tablosuyla oluşturduğu senfonik şiiri…

Akımlar ve akımların öncüleri de modern sanatçılara hep bir fikir vermek istemiştir; yahut, modern dünyanın aykırı starları onları belki de gücendirecek denli; kemiklerini sızlatacak denli apayrı bir müzikal tablo ortaya koymuşlardır; bilinmez, yoruma açıktır hep. Besteciye ne denli esin kaynağı olup olmadığından ziyade, dönemlerinin bestecilerinden bir iz aramak için de bakar dururuz o tablolara. Artık bu tablolar bir ölüler adasını barındırmaz; aksine, bestecinin kendisini o ölümlü ama tüm zamanlara göre ölümsüz kılan hayatından bir an olarak barındırır. Bu bakış bir bakıma resim sanatı açısından tehlikelidir de çünkü gözler resmin teknik özelliklerini analiz etmekten uzaklaşır, eleştirmenliği reddeder, ”bu imge ne anlama geliyor?…” gibi problemli soruları sormaktan nefret eder. Evet, oldukça tehlikeli bir şey bu çünkü bazen olumsuz düşüncelere de yol açar.

Mesela gözlerimizi ideal bir imge için ipucu ararmış gibi Janusz Olejniczak‘ın Chopin yorumlarından oluşan plağının kapağına çevirirsek –artık resimleri müzelerde değil, plak kapaklarında bile bulabilirken modern zamanların iyi ellerine hakkını gerçekten de vermeliyiz- ilk göze çarpan görsel animasyona hizmet eden metin-dışı şu ifade olacaktır: Janusz Olejniczak Chopin’in Pleyel 1831 model kendi piyanosuyla çalıyor… Lionello Balestireri’nin (1872-1958) müzisyen Giuseppe Vannicola ile olan dostluğu onu müzik üzerine birçok kez tuval karşısına oturtmuştu. Ludvig van Beethoven‘ı resmetiği ”Beethoven” ona prestijli bir ödül ve statü kazandırırken; evet, gözlerimiz Balestireri‘nin idealize ettiği o sağdaki öpüşen hayali çifti arayamaz konumda. Yine piyanonun yanı başında duran hanımefendilerinin mi (yani George Sand) yoksa Chopin‘in mi o esnadaki bir imgelemi yoksa ikisinin idealize edilişi mi olduğunu sordurtamayacak bir cüretle karşımızda beliriveriyor. Ama zihnimizde yine Balestrieri‘nin konumlandırdıklarını ufak bir animasyon filmine çevirmek yine boynumuzun borcu ve belki de o ideal imge Balestrieri‘nin imgelemiyle örtüşmüyor olabilir. O ideal imge, bir Chopin ezgisini kulağa fısıldamak istese de hep sessizliğe gömüyor; ”ses veren tablolar” başlığına tezat oluşturarak hem de resmi de, izleyiciyi de…. İkisini aynı tuvalde konumlandırmak ne kadar da cazip, ama Delacroix‘nın tablosu gibi ikisi nasıl da birbirinden ayrıştırılmaya müsait.

-*-

Güzel sese kapılarak (güzel imgenin güzel sese yönlendirmesi sayesinde) bizim sesimiz kesilecek, resme bakarak nutkumuz tutulacak. ‘‘Bu imge ne anlama geliyor?” tarzı soruları yine es geçeceğiz belki; yüzde beliren bir memnuniyet ifadesi ”bu imge ne anlama geliyor?” sorusuna ”ses” ve  yine ısrarla ”ses” diyorsa eğer, metnin içindeki bir sesin ”bu sessiz tablo hangi sesi çağrıştıracak?”a yönelen kulağa yönelik beklentisinden medet umduğumuzu unutmamalıyız…

Şimdi aklımıza klasik eserler geliyor ilk olarak. İnsan piyanoyla aşk yaşıyor kuşkusuz; onu öğrenmek için, ondan basit de olsa bir takım melodiler çıkartabilmek için. Piyano hem dekoratif bir imge hem de ses olarak algılanmalı. Hünerlerin sergilendiği küçük ev davetleri ve resitallerinde kadının (edebi eserlerden bolca doldurulabilir bu isim boşluğu) müzikal dehası -deha olup olmadığı tartışıladursun- hakkında ziyaretçilerde uyanan heyecan ve ufak bir parça dinleme isteği de kadının kalp atışlarını hızlandırıyor, tükürük sıvısının artmasına ve de yutkunmasına sebep oluyor, ya piyanonun başına geçiyor ya da eşlikle bir şarkı seslendiriyor. Franz Schubert‘in müzikli akşamlarını resmeden tablolar ise, tablonun içinde Schubert‘in piyano başına oturmasıyla güvenilir ellerden çıkan bir ezgi duyma arayışına girilmesi hususunda adeta Schubert‘in müziğe teşekkürü gibi (An Die Musik; Schubert’in bir şarkısı), izleyicinin de Schubert‘e teşekkür etmesini sağlıyor. Julius Schmidt‘in gözünde idealize edilen bu müzik akşamı şarkının (lied‘in) esasından türüyor ve de tüm salona; kadının kulaklarına kadar varıyor. Ve de bu idealize tabloda görülen her bir figürün, karakterin, biyografinin ve de kuşkusuz kadının yüzünde bir tebessüm ve de memnuniyet görmek için yanıp tutuşmaya, detaylar aramaya, yüzümüzü resme yakınlaştırmaya hiç gerek yok.

-*-

Bu koşullarda şarkının tınısı uzak gözlere kadar uzak kulaklara bile hitap edecek şekilde türetilebilir. Yan tabloya geçen bir gözün ister istemez kulaklarındaki teşekkür ezgisi hem sanatın kendisine, hem Schubert‘e, hem de Julius Schmidt‘in paletine dek uzanmıştır.

Burak Bayülgen | Prova Mag Vol. III

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*