Ukiyo-E: Japon Tahta Baskı Resim Sanatı | Onur Ataoğlu

36 Fuji Dağı Manzarası, Hokusai

19. yüzyılda Hollanda ve Belçika’nın limanlarına gidebilseydik çok ilginç bir olay gözlemleyecektik; dönemin meşhur izlenimci (empresyonist) ressamları veya onlarla ticaret yapan simsarlar limana yanaşmış bazı gemilerden indirilen ürünlerin peşinde koşuyor. Hayır, daha da ilginci, ürünlerin paketlendiği ambalaj kâğıtlarını kapışıyorlar! Şimdi rıhtımlara biraz daha yanaşıp rengârenk resimlerle bezeli bu kâğıtların sırrını çözmeye çalışalım…

1600’lerden itibaren dış dünyaya tamamen kapalı bir politika izleyen Japonya, 1800’lerin ilk yarısında İmparator Meiji dönemiyle birlikte Avrupa ile ilişkileri yeniden canlandırmış.  Japonya’nın özellikle Hollanda, Fransa ve İngiltere ile ticareti gelişmiş. Bu ülkeler, Japonya’dan seramik ürünleri, tabak, çanak gibi mallar ithal etmeye başlamışlar. Japon tüccarlar, uzun gemi yolculuklarında seramik ürünler kırılmasın diye mallarını sıkıca kâğıtlara sarıp sarmalamak istemişler. Tabii o dönemde kâğıt da pahalı ve çok kolay bulunamayan bir ürün; etrafta yeterli kâğıt kalmayınca, eski ve çöpe atılmak üzere olan tahta baskı bazı resimleri de ambalaj amaçlı kullanmışlar.

İhraç malları Hollanda ve Fransa’ya ulaştığında, seramikleri ambalajından çıkaran Avrupalıların gözüne bir süre sonra bu eserler ilişmiş. Resimsever Avrupalı tüccarlar, ambalaj kâğıdı olarak kullanılan eserleri görünce hayrete düşmüşler ve neredeyse sırf bu resimler uğruna seramik ticaretini sürdürmüşler. Hâlbuki bize sık sık tekrarlanan bir öğüt vardır; “zarfa değil mazrufa bakacaksın” diye. Demek ki neymiş, mazrufa bakarken zarfı da göz ardı etmeyeceksin! Hele ki işin içinde Japonlar varsa… Kaderin ilginç bir tesadüfüdür ki, kültürlerinde herhangi bir unsurun kendisinden çok sunumunu öne çıkaran bir milletin sanatı, Avrupa’ya ambalaj malzemesi olarak girmiş.

Bir süre sonra Avrupalı sanatseverler Japonya’dan doğrudan tahta baskı resimleri getirtmeye başlamışlar. Van Gogh, Antwerp’de yaşadığı dönemde limana gider ve ortalıktan resim toplarmış. Van Gogh, Monet, Manet, Degas, Renoir başta olmak üzere, dönemin Avrupalı çağdaş ressamları Japon tahta baskı resimlerin tekniğinden, renklerinden ve tarzından çok etkilenmişler. Resimlerden fışkıran hayat, canlı renkler, tasvirler o yıllarda sadece stüdyolarda çalışan ressamların gözünü açmış ve resim sanatına bambaşka bir boyut getirmiş. Bugün dünyada tüm resim otoriteleri, Avrupa’da izlenimcilik akımını başlatan en önemli etkenlerden biri olarak Japon tahta baskı resim sanatını, yani ukiyo-e’yi göstermektedir.

Ukiyo-e, kelime anlamı olarak “yüzen (suyun üstündeki) dünyadan resimler” anlamına geliyor ve hayatın geçiciliğini, keyif almanın önemini hatırlatan Japon düşünce şeklini ifade ediyor. Japonya’nın tüm dünyaya kapalı kaldığı Edo döneminin sert ve otoriter bakufu askeri yönetimi altında, özellikle orta sınıfın kendini kaptırdığı hazcı yaşam tarzını resmeden bir sanat olarak gelişen ukiyo-e, Japon geleneksel kabuki tiyatrosu aktörlerinin, dönemin meşhur geisha ve tanınmış kadın figürlerinin, günlük hayattan enstantanelerin resmedilmeleri ile başlıyor.

Ukiyo-e eserlerinin seri üretimi tahta baskı tekniği kullanılarak sağlanıyor. Kentleşmenin artması ve metropol kültürünün oluşması ile Tokyo’da hızla gelişen ortadireğin orijinal resim almaya gücü yetmediği için yetenekli sanatçıların eserlerinin baskı tekniğiyle çoğaltılması akla geliyor. Ukiyo-e’nin doğuşu, kitaplarda yer alacak resimlerin basılması şeklinde olsa da zamanla poster biçiminde, tek yapraklı ukiyo-e’ler ağırlık kazanıyor.

17. yüzyılda ukiyo-e’ler tek renk mürekkep ile basılırken, 1700’lerden itibaren çok renkli basım tekniklerine geçiliyor. Bunun için öncelikle sanatçı, basılacak resmi büyük bir özenle çiziyor. Asistanları, resmin üstünden geçerek kopyalarını tahta blokların üzerine çıkarıyor. Tahta bloklar oyularak baskı kalıplar hazırlanıyor. Her kalıp ile resimde kullanılan bir (veya birkaç) renk sırayla kağıtlara basılarak resim çoğaltılıyor. Yani, bizim ilkokuldayken yaptığımız patates baskısının (hala yapılıyor mu, bilmiyorum) biraz daha gelişmiş olanı diyebiliriz aslında.

Ukiyo-e’ler, Edo dönemi popüler kültürünün en önemli öğelerinden olmuş. Japonya’da iken o dönemi tanıtan bir müzeyi gezerken Tokyo’da (1800’lerde) ne kadar çok sayıda kitapçı ve ukiyo satan dükkân olduğunu öğrenip şaşırmıştım. Ukiyo-e’lerin konuları zamanla, bizim idol veya star diye nitelediğimiz ünlü erkek ve kadınların resimlerinden sokaktaki hayata, daha sonra da manzara ve doğa betimlemelerine kaymış.

Bu sanatın en meşhur icracılarından Hokusai, ukiyo’larda doğa ve manzara kompozisyonlarının doruğuna çıkmış. En önemli eseri “Fuji Dağının 36 Görünümü” olan Hokusai’nin, “Fuji Dağının 100 Görünümü”, “Fuji Dağının 46 Görünümü” ve benzer isimli eserleri de mevcut olup, bir tane dağdan çıkardığı zengin malzeme ile haklı bir şöhret kazanmış. Diyebilirsiniz ki, Hokusai Fuji Dağıyla kafayı bozmuş. Doğrudur; Fuji Dağı ve simgelediği yüzlerce kavram Hokusai’yi derinden etkilemiş. Hatta Hokusai’nin çizdiği “Fuji Dağının Kanagawa sahillerindeki dalgalar arasından görünümü”, dünyanın en çok tanınan ukiyo eseri olmuş. Ancak, Fuji Dağının dönemin tüm sanatçıları tarafından ukiyo eserlerinde kullanılmasının bir amacı daha varmış.

Edo döneminin baskıcı bakufu rejimi, ukiyo-e’lerde günlük hayatın betimlenmesinden rahatsız olmuş. Çünkü bu eserlerde halkın fakirliğine, yönetici sınıfın kokuşmuşluğuna ve benzeri sosyal çarpıklıklara göndermeler yer almaya başlamış. Bunun üzerine bakufu, sanatçılara kibarca “Gidin de biraz dağ taş, ağaç, orman, manzara falan çizin” demiş. Bunun üzerine sanatçılar Fuji Dağı başta olmak üzere manzara resmi çizmeye başlamışlar. Ancak bir süre sonra rahat duramayan çizerler, arka planda Fuji Dağı gözükecek şekilde, ön planda şehir hayatından görüntüler çizmeye devam etmişler. İşte, “Fuji Dağının 36 Görünümü” gibi eserlerin arka planında tüm haşmeti ile Fuji görünse de, ön plana dikkatlice bakıldığında gündelik hayat (rüşvet alan görevli, fuhuş yapan kadın, vb.) ile ilgili birçok detaya rastlanmakta. Yani bir bakıma Fuji Dağı, sosyal içerikli resimlerin koruyucusu abisi olmuş.

Bakufu’nun hoş görmediği konulardan biri de erotik çizimler olmuş ve bu çizimler zamanla yasaklanmış. Tabii ki her yasağın başına gelen bu yasağa da gelmiş, piyasayı erotik çizimler sarmış ve shunga denilen bir erotik-ukiyo akımı ortaya çıkmış. Hokusai gibi Fuji takıntılı saygın sanatçılar bile shunga çizmişler. Örneğin, Hokusai’nin “Balıkçı Karısının Rüyası” diye bir eseri var ki, günümüzde bile yanına yaklaşabilecek fanteziyi resmetmek cesaret ister.

Hokusai kadar meşhur bir başka ukiyo-e sanatçısı da hemen hemen aynı zamanlarda yaşamış olan Hiroshige. Hokusai Fuji Dağı’na kafayı takınca, Hiroshige de kendini yollara vurmuş ve taşraya çıkmış. “Biwa Gölünün 8 Görünümü”, “Kyoto’nun Falanca Sayıda Görünümü” gibi ilk dönem çalışmalarından sonra, Tokyo ile Osaka’yı bağlayan Tokaido Yolu boyunca yer alan mola yerlerinde çizdiği “Tokaido Yolundan 53 Görünüm” adlı eseriyle şöhreti yakalamış. Bir diğer kervan yolunda çizdiği “Kaido’dan 69 Görünüm” ve “Edo’dan 100 Güzel Görünüm” çalışmalarıyla da ününü perçinlemiş.

Hiroshige’nin eserlerinde de, arka planda yer alan muhteşem manzara ile birlikte, ön planda tüccarların, köylülerin, balıkçıların hayatlarından ilginç kesitler görülebiliyor. Daha 1800’lü yıllarda Japonya’da iç turizmin patlamış olması ve ukiyo sanatının bu patlamaya etkisi ilginç bir detay olarak not edilebilir. Hiroshige de çizimlerindeki olağanüstü kompozisyon ve perspektif anlayışı, canlı renkler ve mevsimsel ögelerle halkı gezip görmeye teşvik etmiş.

Ukiyo sanatı, Meiji döneminden sonra eski popülerliğini yitirmiş. Şeklinde bir yorum yaparsam, tam da gerçeği yansıtmış olmam aslında. Birçok sanat dalının modern çağda tarz değiştirmesi veya yeni nesil sanat akımlarına ilham kaynağı olması gibi, ukiyo da değişime uğrayarak manga ve anime diye bilinen Japon çizgi roman ve animasyon çılgınlığının temellerini oluşturmuş ve Japon çizgi roman akımlarının kendine has niteliklerine temel teşkil etmiş.

Yazımın başında da bahsettiğim gibi, ukiyo-e sanatı Japonya dışında da çok büyük takdir kazanmış. Büyük Avrupalı ressamlardan zengin Amerikalı koleksiyonculara kadar, Japonya dışında da çok büyük bir ukiyo-e hayranlığı ve merakı gelişmiş. Amerika’nın yetiştirdiği en büyük mimar olarak kabul edilen Frank Lloyd Wright, dünyanın en zengin ukiyo koleksiyonlarından birine sahip olması ile tanınıyor.

Ukiyo ile ilgili yazımızı, sanatın spiral döngüselliği ile ilgili bir örnek ile bitirmek isterim; ukiyo tekniğinin etkilediği en önemli ressamlardan birinin Vincent Van Gogh olduğunu yazmıştım. Van Gogh’un o harikulade tekniği, ışığı, gölgeyi kullanışı, kompozisyonu kendisi de mükemmel resimler çizen bir Japon sinemacıyı etkilemiş; Akira Kurosawa! Dünya sinemasının en büyük yönetmenlerinden biri olan Kurosawa’nın muhteşem yağlı boya resimleri vardır ve resimlerindeki Van Gogh etkisini inkâr etmez! Japonya kökenli ukiyo’ların Fransa’da resim sanatında büyük bir devrime yol açması ve bu devrimin dönüp dolaşıp Japon sinemasını ateşlemesi, sanat tarihinin cilvelerinden biridir.

Onur Ataoğlu | Prova Mag Vol. III

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*