Odium Vincit Omnia

buzdan yontularla dolu bir kentten geçiyorduk
bir ömür treninin yoksul vagonunda.
omzumda acının omuzlanışı siyah bir ceket
boynunda süssüzlük, göğsünde saf acı.

karların içinde köpek ölüleri vardı
sönmeye tüten bacalar,
gözlerinde donan yaşlar..
durup sana bakardım, ağlardın..

ikimizi de aynı sorular kışkırtıp
aynı şehir kaçırmıştı uykumuzu.
gece yaralarını gündüz düşlerinde sarar
zamana ve zamansızlığa çatardık

sol el bileğinden aruz damlardı
aramızdaki sonsuz sünbüllere
kentlerine benzetemedikleri için
ayakuçlarımıza uçurumlar kazmışlardı
beni içine alırcasına usuna alıp
büsbütün delirdin
düşerken şiirler düşürdün,
doğmamış bebekler unuttun,
hiç gidilmemiş bir şehri ağladın
ben kan gibi sustum.
seni, ölümü bekler gibi bekledim.

sonra, son oldun.
sarı güller kahır, sünbüller kan oldu
kahroldu bu kaldırım, bu nezaket
ve bu mutluluk dilekleri
aynı bardaktan içmeyecektik artık
anladım, son karşılaşmanın şarkısıydı çığlayan.

sen, ey benim yitiğim, kurtaramadığım!
ateşi uyuşturan bir kin ve
Şeytan Dağı’nın kahkahası ile
unutuluşun şiirine adımızı yazacağım
kin, yaşatacak bizi ve kin
öldürtecek bizi birbirimize ve kin
buluşturacak bizi birbirimize karıştığımız yerde..

şimdi sakallarımı jiletle tarayıp
kurşunla şiirler düşürüyorum kağıtlara
yenilginin yazgı olduğu coğrafyada
ölüp gitmiş şairlerleyim!
bak beynimde ateşten bir orkestra
ve sana da merhaba Nalan, merhaba!

ölen arkadaşlarımla dolu bir kentten
iki kaçak ve yorgun çocuk geçtik
güzel günlere giden düş treninin
soğuk istasyonlarında sevişirken yitirildik.
bir öpüş kaldı göğsünde,
bir ölüş kaldı göğsümde.

seni unutmadım.

Altay Kenger

Altay Kenger hakkında 63 makale
Caer De Disgracia | In Ungnade fallen

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*