Aşk / Savaş Paradigması

“İlk günah işlendi ve
İlk kan bulaştı göğe.
Ben yağmurdan çekinmem ki
Şemsiyene sığınayım!”

I.
Naif bir mektup yazmıştım ona. Ulaşmadı elbette. Ulaşmayacak da. Şimdi nerelerde, ne yapar hiç bilmiyorum. Dilerim mutludur.

II.
“Öp burayı şimdi” demişsin son mektubunda. Demek kurşun sıyırdı kolunu sevgilim… Savaş değil barış kalmalıydı aşka. Öperim, Hasretle.

III.
Bazen keşke gitmeseydi diyorum. Yahut ben de onunla gitmeliydim. Yahut “Ölüyorum, dön!” diyebilirdim. Gelir miydin? Önemi yok canımın içi. Son kez uyandırdım seni belki bu sabah. Öğlen oluyor, kalk, dedim. Yalandı. Neredeyse güneş batacaktı.
“Bir sigara içelim.”
-Saat kaç?
-‎Beşe yirmi var.
-‎Ne! Çakmak sende mi?
-‎Evet…

Uyandın mı, dedim sonra ona. Bir yudum alınca uyandığını söyledi. Keşke demeseydi ama, beni Zehra sandığını. Bir Zehra’ya bırakmıştım onu demek gittim gideli. Ya da içindeki korkunç acıyı duymamak için elinden geleni ardına koymuyor olabilirdi. Ben onun elinden çok şeyi almış olabilirdim, Zeynebinden çok daha fazlasını.
Neden? Çünkü az ömrümüz vardı bu çağa kalan. Dahası arz ettiğimiz hayat ayazını yeni yeni tattırıyordu bize. Şimdi içimi ısıtan kahkahasından, yarama merhem tebessümünden uzak, patlama seslerine direnecek kuvvetim kalmadığı için onu anlatıyorum.
Varlığının şuradaki yokluğu bile huzurmuş, adam. Geç anladım.

IV.
Tek odamız vardı. Dışarısı soğuktu, her yer buz tutmuştu, ellerimiz sıcaktı. Bakarsın ısınırız. Beraber yaşamanın güçlüklerini de duyumsadık elbette. Tek odamız vardı, ortasında oturur sigara sarardı. Bense yürümeden duramazdım evlerin içinde. İçimde, hep, sıkıntı vardı. “Deli mi dürttü seni kadın!” derdi, “Sabahın köründe voltadasın yine…”
Gözleri yarı kapalı olurdu bunu söylerken, sesi çatallı. Daha da kızdırmak için ayağımın ucuyla tütünü yaydığı gazeteyi sürürdüm biraz. Minderinden uzaklaşırdı tezgâhı. Öyle güzel olurdu uyanamayan nefes alış verişleri, tekrar tekrar âşık olurdum aynı sabahın köründe.
Homurdanırdı sonra, bağırırdı da çok kızarsa. Dudağımı bükerek bakardım, ciddiye almamak mümkün değildi öfkesini. Gülerdi. Sarılırdık ama hemen affedemezdim sesinin yükselişini.
Bunu biliyordu. Bu yüzden zehir oluyordu. Sabahları. Akşamları. Söyleyemiyordu gideceği yolun uzunluğunu. Posta kutusuna gelen zarfı elimde görünceye kadar.

V.
Alıştırmakla geçti günleri. Beni hayata alıştırdı, beni yalnızlığıma döndürmeden bir başıma uyumaya alıştırdı. “Ardına dönüp bakmayacaksın hiç, söz mü?” derdi. Geçmişimiz yoktu biz var olduğumuzdan beri. Çok korktu. Yağmurda atan sigortayı açmaya çalışırken kalbimin küt küt atacağını bildiği için korktu, yeni yakılan sobanın altını uyumadan önce kapatırsam diye korktu, onu unutursam diye bile korktu. Döndüğünde beni bulamayacaksa, ölse de olurdu orada. Doku zedelenmeleri, sıyrıklar ve ani seslerle gelen panik atakları haricinde sapasağlam döndü. İlk yokluğu olmasa fırsatım olmayacaktı ilk yanlışı düşünmeye. Sezgileri benim kadar kuvvetli değildi. İhtimaller dahilindeki gidişimi, sebeplere hiçbir zaman sığdıramadı.

Zeynep Üstün

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*