Baba Yaga Efsanesinin Derinliklerinde: John Wick Serisi

2014 senesinin son zamanlarıydı, bir gün sinemaya gittim. Ama izlemek istediğim özel bir film yoktu aklımda ve hatta gösterimde hangi filmler var bilmiyordum bile. Gider ve aklıma esen bir filme girerim diye düşünmüştüm. John Wick filminden o gün haberdar oldum, daha evvelinde Keanu Reeves’ın yeni bir filmde rol aldığını falan duymamıştım. Filmden hiç haberim olmamıştı açıkçası. Girip izleyeyim dedim. Film başladı, adamın eşi vefat etti. Cenaze töreni yapıldı. Birkaç gün sonra kuryeyle bir köpek yavrusu geldi, eşinin sağlığındayken aldığı bir hediye olarak. Sıkı bir Mustang’e sahip bu adamın evine giren hırsızlar tarafından arabasının çalınıp köpeğinin öldürülmesine kadar, film normal akışındaydı. Bende öyle aman-aman bir tepki yoktu. Köpeğe çok üzülmüştüm, o çok şirin bir köpekti. İşte buradan sonrasında arkama yaslandım, çevremdeki herkesten koptum ve filme inanılmaz şekilde odaklandım. Bunu, film başardı. O kadar mükemmel bir atmosferi vardı ki, beni içine çekebilmişti. John Wick o kadar güzel bir şekilde adam öldürüyordu ki, tebessüm ederek izlediğimi fark etmemiştim bile. Hatta o meşhur Red Circle sahnesinde dans eden insanların arasından geçerken kurşunları yumruk yerine kullanışını gördüğümde, kahkahamı tutamamıştım. Ama bu kahkaha kesinlikle alaycı bir kahkaha değildi. Bilakis, onun histerik bir reaksiyonla adam öldürmesi bende mastürbatif bir rahatlama yaratıyordu. Film benim gözümde kesinlikle klişe bir intikam öyküsü değildi. Finaline kadar sıkılmadan izleyip, finalinden gayetle tatmin olarak salondan çıkmıştım. Hatta final, bir devam filminin de haberini veriyordu. Tabi ki eve geldiğimde yaptığım ilk şey, malum ortamlardan filmi indirmekti. Çünkü bu film tekrar-tekrar izlenebilecek bir filmdi benim için. Şimdi biraz ayrıntılara inerek efsanenin ilk bölümünü daha derinlemesine incelemek istiyorum, buyurun:

Senarist Derek Kolstad ve Büyükbaba John Wick

1974 senesinde Wisconsin eyaletinin başkenti olan Madison’da doğan Kolstad, 13 yaşından beri senaryo yazımıyla uğraşıyormuş. Üniversite eğitiminden sonra senaryolarına yoğunlaşmak için 24 yaşındayken California’ya taşınan Kolstad, Dolph Lundgren’ın başrolünde olduğu 2012 yapımı One in the Chamber adlı filmin yeniden yazımını üstlenmiş. Bundan bir sene sonra ise yine Dolph Lundgren’ın başrolünde olduğu The Package filminin senaryosunu yazmış. Wachowski’lerin efsane üçlemesi Matrix’te Keanu Reeves’ın dublörlüğünü de yapan Kolstad, 2012’nin sonlarında Scorn adlı senaryosunu Thunder Road Pictures’a sattı. Filmin ana karakteri, adını Kolstad’ın büyükbabasından alan John Wick’ti. Filmin kadrosuna giren Keanu Reeves, filmin adının John Wick olmasını tavsiye etti. Ve Scorn adı John Wick olarak değiştirildi. Bu sayede büyükbaba Wick’in adı, bu çelik iradeli tek kişilik orduyla beraber yaşatılmış oldu.

Continental Evreni

John Wick filmini diğer aksiyon filmlerinden, intikam öykülerinden ayıran en temel ve büyük fark şüphesiz ki yaratılan Continental evrenidir. Continental, kesin ve katı kurallarla yönetilen ve hiyerarşik bir örgüt yapısına sahip bir “katil” şirketidir. Continental’ın ülkeler ve kıtalar arasında yönetim merkezleri ve yüzlerce şehirde anlaşmalı oldukları illegal işletmeler vardır. Üye durumundaki tüm suikastçı ve katillere çalıştıkları yer ile ilgili neredeyse sınırsız bir destek imkânı sunar. O kadar gelişmiş bir yapısı vardır ki, kendi içinde ayrı bir para birimi mevcuttur. Continental’a dâhil olmak ve ayrılmak, tahmin edebileceğiniz üzere kesinlikle çok zordur. Continental sınırları içerisinde iş yapmayı yasaklayan türde kuralları vardır ve bu kuralların çiğnenmesi halinde suçlu, ağır yaptırımlara mahkûm olur.

Continental’ın yönetim merkezlerinden biri olan Continental Hotel’ın en üst düzey görevlisi, Ian McShane tarafından hayat verilen Winston karakteridir. McShane’den evvel Winston karakteri için Jason Isaacs düşünülmüş fakat daha sonradan McShane uygun görülmüş ve bence de çok yerinde bir karar olmuş. Winston, gayetle ağırbaşlı ve sakin bir yönetici rolünde ve John Wick’i de seviyor. Ayrıca anladığımız kadarıyla çok eskiye dayanan bir hukukları var. Winston gerçek manada gücü elinde bulundurduğunu gözler önüne süren, özgün bir karakter olmayı başarıyor.

Continental Hotel’in en akılda kalıcı ve yine en yetkin isimlerinden biri de şüphesiz ki Charon. Lance Reddick tarafından canlandırılan Charon karakteri, soğukkanlılığı ile dikkat çeken resepsiyon görevlisidir ve üstü kapalı konuşmaları ve sakinliği ile yetkin bir karakter imajı yaratmaktadır. Otelin hemen girişinde olup gelenleri karşılayan Charon adı, Yunan mitolojisindeki Charon’dan geliyor. Mitolojideki Charon, ölüleri Acheron Irmağı’ndan bir sandalla karşıya geçiren varlığın adı. Yaşadığımız dünya ile ölülerin dünyası arasındaki aracı rolünde yani. Ve bu, film için de çok manidar. Çünkü Charon karakteri dış dünya ile karanlık Continental dünyasının tam ortasında duruyor. Serideki mitoloji ve tarih dokusu sadece Charon ile sınırlı değil. Serinin ikinci filminde Ruby Rose tarafından canlandırılan Ares karakterinin adı da Yunan mitolojisindeki savaş tanrısıyla aynıdır. Yine ikinci filmde, Wick Roma’ya gittiğinde Continental yetkililerinden biri olan Julius ile tanışır. Efsane oyuncu Franco Nero tarafından hayat verilen Julius, Continental’ın Roma yetkilisi rolündedir. Yani bu mantıkla Winston ile mevkidaş olduğunu söylemek mümkündür. Etkin ve yetkin olarak söz dinleten bir karakter olan Julius’un adının, ünlü Roma imparatoru Julius Caesar’dan esinlenildiğini düşünmek hiç de mantıksız olmayabilir. İlk filmde Willem Dafoe’nun canlandırdığı Marcus karakteri ve her iki filmde de gördüğümüz John Leguizamo tarafından canlandırılan Aurelio karakterinin adları ise bir diğer Roma imparatoru Marcus Aurelius’u anımsatır. John Wick’in kaybettiği eşi Helen’in adının ise ünlü Truvalı Helen’den mülhem olması kuvvetle muhtemeldir. Truvalı Helen, mite göre, Truva savaşının çıkmasına sebep olan kadındır ve filme dönüp baktığımızda da tüm olayların sebebi olmasa da temelinde Helen’i görebilmek gayet mümkündür.

Wick In The Matrix

Matrix serisindeki Morpheus ve Neo’nun John Wick serisinde tekrardan bir araya gelmesi, sanırım hepimiz için manidar olmuştu. Ama iki film arasındaki benzerlikler bununla sınırlı değil! Hani ilk filmde John Wick Continental’e geldiğinde odasına bir doktor gönderilmesini istiyor. Otel yönetiminin gönderdiği ve Wick’in yarasını dikip ona ilaç veren doktor size de tanıdık gelmedi mi? Randall Duk Kim tarafından canlandırılan bu doktor, Matrix serisinden anımsadığımız anahtarcıdan başkası değil. Yine aynı seride bir otoban sahnesi vardı hani. Güncel sürüm bir ajan olan Johnson, bir tırın üzerinde Morpheus ile kavga etmişti. İşte o ajan John Wick serisinin ilk filminde Viggo için çalışan, Wick’i gece kulübünde balkondan aşağı atan ve kafasına poşet geçirip boğmaya çalışan ve Daniel Bernhardt tarafından canlandırılan Krill’den başkası değil. Bernhardt aslında dövüş sanatlarıyla ilgili bir eğitmen olarak Matrix’in çekimlerine katılmışken, oyuncu olarak da çalışmaya başlamıştı. John Wick serisinde de hem oyuncu olarak hem de dövüş sahnelerinin çekimlerinde asistan olarak yer aldı. Wick, Iosef Tarasov’un saklandığı güvenli eve geldiğinde Iosef’in arkadaşı Gregori’nin bir oyun oynadığını görüyoruz. Oyun ekranının sağ üst köşesine baktığımızda açıkça görürüz ki, oyundaki karakterin adı Neo’dur. Matrix’e ufak bir göz kırpma daha! Matrix ile John Wick arasındaki ortak çalışanlar sadece Daniel Bernhardt ve Randall Duk Kim değil elbette; müziklere bakıldığında Marilyn Manson’ı Wick serisinde de görüyoruz. Tüm bunların dışında Wick’in Bowery King ile olan konuşmalarında ve son sahnede Winston ile olan konuşmasında Matrix’e bariz göndermeler de görüyoruz.

Silahlar

Filmde John Wick’in çeşitli tabanca ve tüfekler kullandığını görüyoruz. İlk filmde 9 mm Glock 26 ve Heckler & Koch P30L tabancalar kullanan Wick’in yanı sıra Viggo’nun adamlarının Glock 17 kullandıklarını görüyoruz. Krill ve Iosef Tarasov ise SAI Glock 17 kullanıyorlar. Marcus ise Browning Hi-Power ve Glock 19 kullanıyor. Perkins ise Wick’e yaptığı oda baskınında Walther P99 kullanıyor. Viggo’nun adamları Coharie Arms MP-10 ve Heckler & Koch MP5K gibi hafif makineli tüfekler kullanmalarının yanı sıra 12 Gauge Double Barreled Shotgun ve Kel-Tec KSG gibi pompalı tüfekleri de kullanıyorlar. Wick, kilise baskını esnasında Heckler & Koch HK416 ve güvenli ev baskınında ise DTA Stealth Recon Scout gibi ağır tüfekler kullanıyor. Marcus’un kullandığı dürbünlü tüfek ise Mavzer stilinde ve ayakla sabitlenmiş ve ekstra baskılayıcılarla güçlendirilmiş Ruger M77.

İkinci filmde Wick; Glock 17, Glock 26 ve Glock 34 gibi Glock marka tabancaları ağırlıkla kullanıyor. 9 mm’lik bu tabancaların en bilinen özelliği, parçalarının birbiri ile uyumlu olmasıdır. Yani bir Glock şarjörü başka bir Glock tabancasına rahatlıkla takılıp kullanılabilir. İlk filmde olduğu gibi bu filmde de Wick Heckler & Koch P30L kullanıyor. Ayrıca Bowery King tarafından verilen 7 kurşun kapasiteli bir Kimber Warrior kullandığını da eklemek gerekiyor. Aynalı bölümde silahsız kalan Wick, öldürdüğü adamların silahlarıyla ilerlemeye devam ederken ele geçirdiği silah ise SIG-Sauer P320. Tabi yine dışarıdan ele geçirdiği E Serisi Smith & Wesson SW1911SC tabancasını da unutmamak gerekir. Santino D’Antonio ve Ares’e bağlı adamların M4A1, SIG SG 550, SIG SG 552 kullanmalarına Wick, Taran Tactical Innovations Rifle TR gibi bir ağır makineli ile karşılık veriyor. Ayrıca yeraltı sahnesinde yükseltilmiş Benelli M4 Super 90 pompalısını da kullanan Wick’in evi ise Arwen 37 kullanılarak kundaklanıyor. Kol saatini içe dönük şekilde takmasından anladığımız kadarıyla, Wick eski bir asker. Filmde buna dair başka bir gönderme bulunmasa da, profesyonel askerlerin kol saatlerini kullanma biçimlerinden yola çıkarak bu kanıya varabiliyoruz. Bu kadar farklı türde silahı bilip ustaca kullanabilmesinde de sanırım askeri geçmişinin büyük tesiri var.

Arabalar

John Wick’in uğruna onlarca insanı öldürmekten çekinmediği ünlü arabası hakkında biraz konuşalım. Wick’in arabası 1969 model Mustang Boss 429. Şimdi bu arabayı özel kılan çok fazla etken var. Birincisi bu araba gerçek bir American Muscle! Amerikan kası olarak bilinen bu arabalar, klasik Amerikan spor arabalarına verilen bir isim aslında. Bu arabalar yüksek motorlu, genelde fastback karosere sahip, herkesin sahip olamayacağı türde gideri olan arabalardır. Çünkü Amerika gibi bir ülkede dâhi, benzin problemine yol açabilirlerdi. Bu söylediğim şey tabi ki günümüzde geçerli değil fakat üretildikleri 60-70 dönemlerinde ortaya çıkan petrol sorunu, bu arabaların satın alım ve kullanım sıklığını önemli ölçüde olumsuz olarak etkilemiştir. Konuyu dağıtmadan, Wick’in arabasından bahsedelim.

Mustang Boss 429 gerek üretildiği dönemde gerekse bugün en nadir bulunan arabalardandır. Çünkü toplamda 1358 adet üretilmiştir. 7000 cc gücünde V8 motora sahip olan bu canavar, 700 Nm değerinde bir tork üretebilir ve bu 400 beygirin üzerinde bir güce tekabül eder. Manuel 4 vites olarak üretilen Boss 429, 9000 rpm dolaylarındaki vites geçişleriyle onu “Boss 9” olarak anan hayranlarını sesiyle büyüleyen koleksiyonluk bir değerdir. Bu kadar güçlü olup bu kadar nadir olan bir arabanın birkaç serseri tarafından çalınması, herhalde sahibini çileden çıkarırdı. Bu bilgiler ışığında sanırım John Wick’i daha iyi anlayabiliriz. Ayrıca Wick, Aurelio’dan aldığı 1970 model Chevrolet Chevelle SS 396 ve Continental tarafından hediye edilen 2011 model Dodge Charger’ı da kullanıyor.

Baba Yaga

Filmin özgün senaryosunda Wick, altmışlı yaşlarda biri olarak düşünülmüş fakat daha sonra Thunder Road Pictures‘ın yetkilisi Basil Iwanyk, sinema sektöründe daha tecrübeli ve yaşlanmayan bir aktörün daha iyi olacağını önermiş. Keanu Reeves da tabi ki bu tanıma uyan bir aktör! İlk filmde Viggo karakterine hayat veren Michael Nyqvist, 2017 senesinde vefat ettiği için ikinci filmde rol alamadı. Fakat Viggo’nun kardeşi rolünde kısacık da olsa gördüğümüz Peter Stormare, beni gerçekten çok sevindirdi. Swedish Dicks adlı komedi dizisinde beraberliklerini gördüğümüz ikiliyi, filmde de benzer bir rolde görmek gerçekten güzeldi.

Tyler Bates tarafından üretilen müziklerinden ziyade, bu sayı için röportaj yaptığım Kaleida ve Le Castle Vania da akılda kalan müzisyenlerden olmayı başarıyor ve filme enfes bir tat katıyorlar. Le Castle Vania’nın Red Circle ve Led Spirals parçalarının çaldığı o mükemmel bar sahnesindeki bar, adını Jean-Pierre Melville’in 1970 yapımı Le Cercle Rouge filminden alıyor. Filmin İngilizce adı, The Red Circle!

Üçüncü film için 17 Mayıs 2019 gibi bir tarih verildi ve çekimler tüm hızıyla devam ediyor. Ve eğer bir aksilik olmazsa, The Continental adlı bir dizi ile de Continental evrenini daha yakından görebileceğiz.

Altay Kenger

Altay Kenger hakkında 59 makale
Caer De Disgracia | In Ungnade fallen

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*