Doğuştan Asi’nin Hikâyesi

 “Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.”

Bu sözlerin sahibi, Çiçek Tarlası’na onun özgür ve asi ruhu gömülü, erdem timsali Jordanus Brunus Nolanus; biz bu evrenin sınırlarını düşünerek kafa yorarken ve modern dünyanın uçurumundan düşmek üzereyken tutuyor bizleri. Onun tartışmacı ruhu ve sezgisel hareketleri, İtalya’yı hala, günbegün aydınlatıyor. Tüm dünya kozmosun varlığına karşı kayıtsızken ve evrenin sadece çıplak gözle görülenlerden ibaret olduğuna inanırken; tüm gezegende sonsuz büyüklükte bir kozmosun olduğuna inanan ve onu durmadan hayal eden tek bir insan vardı…

Giordano Bruno, özgür düşünceleri yüzünden 1600 yılı arifesini, hapiste titreyerek geçiriyordu.

Kısaca bu Kâfir Prensi’nin öyküsü, 1548 yılında, İtalya’nın Nola kentinde başladı. Onun fenomenal belleğini; o daha bebekken duvardaki yarıktan içeri zehirli bir yılan girdiğinde, Nolanus’un yaşamında ilk kez “Baba!” diye bağırması ve konuşmayı öğrendikten sonra bu hadiseyi tüm detaylarıyla ailesine anlatması ortaya çıkartmıştır. Dahası; Nolanus’un çocukluğundan beri doğayla olan iç içeliği, eserlerinde kullandığı doğa tasvirleri, özellikle Vezüv dağıyla olan kardeşçe diyalogları, yani bu derin hissiyatlar, onu gelecekte panteistik bir görüşe itecekti.

Gençliğinde, kilisenin ve krallığın engizisyon avlamaları, Index Librorum Prohibitorum (yasak kitaplar listesi) komisyonları İtalya’nın tinsel ve kültürel iklimini hızla değiştirirken, kilisenin adeta bir oyuncak gibi kullandığı dinden hızla uzaklaşıp, kendi hayal dünyası ve yasak kitaplar eşliğinde doğruları bulmaya devam etmekteydi. Fakat kendine olan aşırı güveni, gençlikten doğan özeleştiri eksikliği onun kendini gizlemesine engel olmuştu.

Manastırına başlar başlamaz kilise onun tanrı kuşkularının adeta kokusunu almış ve daha ikinci sınıfta onun heretik düşüncelerine yöneltilen suçlamaları başlatmıştı. Nolanus’un kuşkusunu ve asiliğini artıran ilk olay tarih kitaplarında bu şekilde anlatılıyor.

“İlk kez hücremden kimi aziz resimlerini kaldırıp duvarda yalnız bir haç bıraktığım için beni suçladılar.”

Bruno’nun asıl amacı, felsefeyi Hristiyan teolojisinden ve onun temelini oluşturan Aristoteles mantığı ve metafiziğinden tamamen kurtarmaktı. Eğitimini başarıyla tamamlayıp sırayla, Suddiacano (subdiyakoz), Diacono (Diyakoz) ve Prete (Papaz) olup akabinde Teoloji doktorasına başlamasına rağmen eleştiri oklarını direkt olarak “dine” çevirince, kiliseden ikinci kez çok büyük tepkiler almıştı. Onun muazzam fenomenal belleği ve renkli kişiliği elbette bu monoton hayatında bir patlak verecekti. Bu olaylar, Bruno’nun engizisyon mahkemesinin elinden kurtulmak için gizlice Napoli’den kaçmasıyla sonuçlandı. Artı olarak hücresinde Erasmus’un yasaklı kitaplarından bir tanesini bırakması, onun hakkında çoktan yüz otuz maddelik bir suçlama bildirisinin verilmesine yol açmıştı.

Kaçmaya devam ederken, farklı bölgelerde Astronomi dersleri vererek geçinmeye çalışmıştır. Sonunda kendini gizlemeyi öğrenmiş ve tarikattan biri gibi davranmayı kavransa da, bazı acı gerçeklerden kaçmaya kamufle olmak yetmemiştir. Bruno on dört yıl içinde tüm İtalya’yı ve Fransa’yı dolaşıp soğuk ve göçebe bir hayat yaşadıktan sonra engizisyonun eline düştü. Kâfirlerin Prensi, yıllarca bu mahkeme içinde işkence görürken, üstü kapalı bir şekilde mahkemesi sürdü. Ama o, “heretik” düşüncelerinden asla vazgeçmedi, bir sözünü dahi geri almadı. Onu bu denli önemli bir kişilik yapan özelliklerinden biri de bu olmuştur. Onu “suçlu” kılan şeyler -yolculuğu sırasında “kafirlerle” (Protestanlarla) iletişim kurması, Hristiyanlığın tanrı kavramını yok sayışı- onu adım adım yakılmaya götürmüştür. Yapıtlarının tamamı okunduktan sonra Bruno’ya tövbe etmesi şartı altında af çıkarılacağı söylenmesine rağmen Bruno yine hiçbir görüşünden ödün vermemiştir. Bazı araştırmacılara göre onun artık bu gaddar dünyadan kurtulup özgürlüğe uçmak istediği, her zaman hayalini kurup uğruna savaştığı gökyüzüne özlem duyduğu söylenir. Papa mahkeme emrini vermiştir artık. On dört senelik işkenceler hala bitmemiş, Bruno’yu bir deri bir kemik bırakmıştır. Yakılmasından önce suratına doğru öpmesi için uzatılan haça bakıp yüzünü buruşturmuştur Bruno. Bu yüz buruşturmada tüm akılcıların nefretini hissedebiliriz damarlarımızda.

“Perşembe sabahı Campo Di Fiori (Çiçek Tarlası)’de, geçen sayımızda da belirttiğimiz gibi, o cani ruhlu Nolalı Domenikan keşişi diri diri yakıldı. Kendi kaprisleri içinde bizim inancımıza, özellikle de kutsal bakire ve azizlere karşı çeşitli dogmalar uydurmuş inatçı bir keşiş.. Bu kötü yaratık, hiç pişmanlık duymayan dik kafalılığı içinde ölmek isteyerek martire (şehit) olacağını ve seve seve öleceğini söyledi. Ama sözlerinin gerçek olup olmadığını şimdi öğrenecektir…”

Düşünce özgürlüğünün ilk havarisi, birçok bilim insanının öncüsü Giordano Bruno, cahilliğe karşı savaşını kaybetmiş gibi gözükse de, aslında kazanmıştır.

Dünyanın her tarafında, her dönemde yaşanan ve birçok değerli kaynağın/insanın yok oluşuna sebep olan cahilliği bir saniye bile unutabileceğimiz bir alan, Campo Di Fiori. Bedeninin rahatça yatmasına izin vermeyen, farklı bir görüşe dahi katlanamayan kiliseye yukarıdan gülümseyen, etkilediği-ders verdiği insanlara büyük miraslar bırakmış, hayal gücüyle bilime ulaşabilen Jordanus Brunus Nolanus. Ve bizi karanlık içinde aydınlığın tüyler ürpertici soğuğuyla yıkayan, görüşlerinden asla vazgeçmeyen, doğuştan asi olup birçok tarih kitabına adını yazdıran ve bunu diğer insanlar için eserlerine yansıtan korkusuz insanların açlığını çeken bizler. Hayat ve tarih bu şekilde devam etmekte, sevgili insanoğlu.

Karanlıktan aydınlığa…

İrem Genkertepe

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*