karlı bir gece vakti bir dosta elveda

sana kalsiyumlar, oksijen tüpleri

cerahat sızar dilimden

cerahat sızar dilimden dedi sonra bana dönüp. mustafa böyleydi. arada sırada içerdi ama içince mutlaka şairane birkaç kelam ederdi. zaten sofralarımızda olmasını istememizin başlıca sebeplerinden birisi de buydu sanırım. o iyi aile terbiyesi almış, sürekli takım elbise giyen, annemin örnek gösterdiği yan komşunun beyefendi oğlunun bir anda ismet özel – foucault karışımı “bu toprakların evrenseli” kıvamında laflar eden bir adama dönüşmesini görmek heyecan vericiydi. her seferinde bu defa ne diyecek acaba diye ağzına bakıyorduk. o da farkındaydı sanırım bu durumun ve kendini ağırdan satıyordu. biz üç kere çağırıyorsak o bir kere geliyordu. hem nasıl farkında olmasın ki. tufan onu bir keresinde videoya çekmiş ve ertesi gün izletmişti. mustafa bundan garip bir hüzün ve korku duymuştu sanırım. sonrasında hiç konuşmamıştı ama ben yüzünden bunu anlamıştım. yaptıklarının kaydedilmesi onda tuhaf bir korku hissi uyandırıyordu.

ben mustafa’yla ilkokulda tanışmıştım. ilkokuldakilere pek tanışma denmez gerçi. aynı sınıfa düşmüştük ikimizde, diğer 39 kişiyle birlikte tabi. mustafa o zamanlar da jilet gibi giyinirdi. hepimiz aynı mavi önlüğü aynı beyaz yakayı aynı siyah pantolonu aynı siyah rugan ayakkabıları giyerdik -gerçi ben üçüncü sınıfta babama zorla halı saha ayakkabısı aldırmıştım. gerçi o da siyahtı ama neyse- ama o hepimizden daha iyi giyinirdi yine de. hep örnek öğrenci oydu. ama öyle herkesin kıskandığı bir durum da yoktu ortada. bütün sınıf garip bir şekilde kabullenmişti sanki bu durumu. daha doğrusu herkes mustafa’nın hakkıyla bu unvanı kazandığını düşünüyordu. ve sekiz – dokuz yaşlarındaki kırk çocuğun bir konuda ortak bir karara varmalı pek de olası bir durum değildi aslında. bunu şimdi daha iyi anlıyorum.

mustafa tahmin edersiniz ki okulda okuma yazmayı ilk öğrenen öğrenci olmuştu. evet sınıfta değil o sene birinci sınıfa başlayanların arasında ilk öğrenen oydu. gerçi hatice diye bir kız vardı. bizim selma öğretmenin kızıydı. o okuma yazmayı hepimizde önce biliyordu ama okuldan önce öğrendiği için bu sayılmazdı.

sonra kalsiyumlar, oksijen tüpleri demişti öncesinde elini bir şey istermiş gibi havaya kaldırarak. rakı sofrasında böyle şeylere alışık olan mekanın garsonları anlayışla karşılamışlardı bu çıkışı. yan masalarda pek kimse yoktu. birkaç yeni içmeye başladıkları her hallerinden belli olan toy tip ve bir de mekanın tarihinden bile eski bir mazisi olduğu her hareketinden belli olan adamdan başka bir de biz vardık bu izbe meyhanede. 

meyhane demişken, biz buraya ilk kez geliyorduk. zaten müdavimlik kavramına oldum olası karşı olduğum için mümkünse ekmeğimi bile her sabah farklı fırınlardan almaya çalışırım. her seferinde ayrı berbere giderim tıraş için – çoğunlukla da evde kendim hallederim zaten- ve her seferinde farklı bir meyhaneye giderim içmek için. e bizimkileri de peşimden sürüklerim. onlar da alıştılar sanırım bu duruma ki son birkaç yıldır hiç sesleri çıkmıyor. müdavimliğe karşı bu tutumum ne zaman başladı yada nereden çıktı inanın bilmiyorum fakat bunun mantıklı bir sebebi olduğuna bana kulak verince siz de ikna olacaksınız. bana göre bir yere devamlı aynı şey için giderseniz karşı taraf sizi ister istemez “çantada keklik” olarak görecek. bundan kaçmak ve her seferinde “tavlanması gereken keklik” olarak kalmak içinse demin bahsettiğim yöntemi kullanıyorum. sizce de çok mantıklı bir hareket değil mi? yada ben kafayı mı yedim?

  • mustafa diyordun, onu anlat?
  • hee.

mustafa bu sefer ellerini herkesin anlayabileceği şekilde kullandı ve hesabı istedi. nazik bir şekilde saat kaç oldu artık gidelim demekti bir yandan da bu. evlerimiz aslında ter yönde olmasına rağmen bu karlı gecede onu taksiyle gönderemeyeceğimi söyleyerek arabama davet ettim. beni oldum olası kıramazdı zaten. yani ben o günden bir önceki güne kadar öyle sanıyordum. kar büyük taneler şeklinde hız kesmeden yağmaya devam ediyordu ama benim gözümün önünden oğlumun telefonunda gördüğüm Mustafa’dan gelen mesajlar ve fotoğraflar gitmiyordu. sakinliğimi koruyarak bu gecenin çok keyifli geçtiğini ve tekrarını en kısa zamanda tekrar yapmamız gerektiğini söyledim. mustafa da her zamanki kibarlığıyla yuvarlak cevaplar verdi. onun bu ifadelerini artık daha iyi anlayabiliyordum. onu o gece ilk defa gerçekten tanıdığımı hissettim.

kar, tipiye dönmüştü. taneler görüşümü oldukça zorlaştırıyor diyerek arabayı kenara çektim. koltuğun altından smith wesson 500 model ruhsatlı tabancamı çıkartıp karnına ve göğsüne toplam 3 el ateş ettim. 

  • sonra?
  • sonrası yok. eve gittim bir taksiyle. üzerimi değiştirdim, buraya geldim. 
  • lan karını çocuklarını neden öldürdün? onları da anlatsana amına koyayım!
  • bilmiyorum, gözüm dönmüş.
  • amirim bu herif manyak. zaten sabahtan beri oyalıyor bizi yok mustafa’ymış yok örnek öğrenciymiş. lan öldürdüm dediğin adamın adı mustafa bile değilmiş. ne kullanıyor kim bilir ruh hastası.
Fatih Dalcı hakkında 56 makale
.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*