K.A.F.K.A. #3: Oda

Bakire beyazı duvarlardan oluşan dikdörtgen formdaki odanın ortasında duruyordu Yusuf. Kısa olan duvarlardan birinde büyük bir pencere, diğerindeyse odanın kapısı olduğundan kendini dört duvar içinde hissetmiyordu. Halbuki en çok da bu odadayken dört duvar içinde olmak istiyordu. Dört duvar içinde kalırsa kimsenin ona ulaşamayacağını düşünüp, bu düşüncesinden huzur buluyordu. Bunun gibi basit ama tesirli, huzur bulabildiği düşleri ve düşünceleri vardı. Bir şey arayanın mutlak bir şey bulduğu gerçeğinden hareketle, huzur arayan Yusuf da huzuru böyle bulabiliyordu. Fakat bir şey arayanın, aradığı şeyi her vakit bulamadığı gerçeğinden de hareketle Yusuf, aradığı şeyi aratmayan bir illüzyon buluyordu sadece. Tabi tüm bunların farkında olmadan, o, sadece odanın ortasında duruyordu.

Odanın uzun duvarlarından birinin tam ortasında, uzun duvarın neredeyse yarısını kaplayacak denli büyük bir kitaplık vardı. Yapıldığı ağacın rengini ve dokusunu olduğu gibi koruyan bu kitaplıkta kitaplar, her sütunda hacmi büyük olandan küçük olana doğru özenle dizilmişti. Öyle bir özendi ki bu, kitaplar uzaktan bakıldığında devasa tek bir kitap gibi dahi görünebilirlerdi.

Kitaplığın hemen üzerinde pahalı görünmesine rağmen ucuzluğunu haykıran bir çerçevenin içinde zayıf, çelimsiz, sıska bir adamın sepya fotoğrafı vardı. Çerçevenin içindeki adamın ölgün bakışları, görenlerin, onun ölmüş biri olduğu hissine kapılmasına olanak tanıyordu. Kafasında garip bir şapka olan ve genelde ölmüş olduğu sanılan bu adam, sanki o çerçevenin içinde yaşıyormuş gibiydi. O çerçevenin içinde doğmuş ve orada ölmüş gibiydi. Yaşamda sadece o pahalı görünmesine rağmen ucuzluğunu haykıran çerçevenin içindeki sepya fotoğrafa yakışabilmiş gibiydi. Yusuf o fotoğraftaki adama bakmadı çünkü sadece odanın ortasında duruyordu. Birbirlerine biraz da benziyorlardı. Ama fotoğraftaki adamın garip bir şapkası olmasına karşın, Yusuf şapkasız bir kanun kaçağıydı.

Odanın diğer uzun duvarlarından birinin tam ortasında bir masa vardı. Masaya oturan kişinin sağ tarafında kalan tarafta eski bir kasetçalar, sol tarafında ise çöp kutusu vardı. Kasetçaların üzerinde iki tane kaset yuvası vardı. Kasetçaların karşısında olan kişiye göre sağ tarafta olan yuvanın içinde bir kaset takılıydı ve çalıyordu. Masanın üzerinde ise oturan kişiye göre, hiçbir şey yoktu. Sadece kırık bir kurşun kalem bütün kırılmışlığına rağmen, halen yazabilecek şekilde duruyordu öylece. Kırılmak kalemi öldürmemiş, çoğaltmıştı. O artık iki kalemdi. Ama diğer kısmının yazabilmek için, yontulmaya ihtiyacı vardı. Yontulmak ona acı verse de, yazmaya başladığı anda ucu okşandıkça duyduğu zevk, o acıyı ona unutturacaktı. Ve acısını unuttuğu için, kendini okşanmaktan/yazmaktan aldığı zevke kaptırıp, giderek körelecekti. Yeterince köreldiğinde, unuttuğu o acıyı tekrardan tatmak zorunda kalacak çünkü yontulması gerekecekti. Acısını unuttukça bu düzen böyle devam edecek ve yontuldukça küçülen kalem, en sonunda yok olacaktı.

Yusuf kalemin kırılmışlığıyla, kasetçalarla yahut kasetçaların karşısında duran kişiye göre bakıldığında sağ taraftaki yuvanın içinde çalıp duran kasetle hiç ilgilenmiyordu. O sadece odanın ortasında duruyordu.

Kasetçalardan gürültülü, hızlı, acılı sesler çıkıyordu; neden sonra bu sesler yavaşlamaya, azalmaya, sakinleşmeye başladı. Bakire beyazı duvarlardan oluşan dikdörtgen formdaki odanın ortasında Yusuf öylece duruyordu. Masanın üzerinde sadece kırık bir kurşun kalem vardı, yerde ise sadece bir kurşun.

Altay Kenger

Altay Kenger hakkında 75 makale
Caer De Disgracia | In Ungnade fallen

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*