K.A.F.K.A. #5: Kekremsi

Her sabah olduğu gibi bu sabah da Yusuf erkenden kalkmış, güzelce hazırlandıktan sonra okulun yolunu tutmuştu. Fakat bu gece, her gece olduğu gibi erkenden yatıp uyumamış, yarın teslim etmesi gereken ödevinin detayları üzerinde çalışmış, ortaya gerçekten özgün bir çıkarmıştı. Aslında yapılması gereken şey basitti: Öğretmenleri, sınıftaki bütün öğrencilerden işledikleri konulardan biri hakkında birer pano hazırlamalarını istemişti. Yusuf ise her zamanki gibi, ödevini oldukça ciddiye almış, tüm ayrıntıları dikkate alarak eksiksiz bir pano hazırlamıştı. Kullandığı kartonun rengini özenle seçmiş, ideal uzunlukta gayetle düzgün bir biçimde kesmiş, yazıları hazırlamış, yapıştırmaları dikkatle yapıştırmış, boyanması gereken yerleri boyamış, dikkat çekmesi gereken mühim yerleri belirtmiş ve tüm bunları yaparken panonun temiz ve düzenli görünmesini sağlamıştı.

Yusuf bu konularda çok hevesli, özenli ve dikkatli bir çocuk olmuştu hep. Dersini dikkatle dinleyen, öğrendiği şeyleri günlük hayatında gördüğü ve duyduğu şeylerle kıyaslayıp, zihnindeki taze bilgiyi sürekli olarak geliştirmeye çalışan bir çocuktu. Pano hazırlamak gibi basit görünen bir ödev, onun için zihnindekileri somut bir nesneye dönüştürebilme uğraşıydı. Kullanacağı renklerden panonun boyut ve şekline kadar tüm ince ayrıntılarla incelikle ilgilenmesi de bundandı.

Tüm detayların üzerinden geçtikten sonra panoyu karşısına yerleştirip, gururla uzunca bakmıştı. Baktıkça ne kadar temiz ve özenli bir iş yaptığını düşünüyor, öğretmeninin onunla gurur duyacağını umarak mutlanıyordu. Bu umut ve mut ile gece geç saatlerde panosunu seyrederek uyuyakalmıştı. Ama yine de sabah erkenden uyanmış, hiçbir uykusuzluk çekmeden panosunu aldığı gibi evden çıkmıştı. Yusuf için büyük bir gündü, gözlerinde yanan ateşle okula doğru yol almıştı.

Nihayet ödevlerin teslim edileceği ders saati geldiğinde, Yusuf heyecanla sıranın kendine gelmesini bekliyordu. Ödevlerini yapmayan arkadaşlarına acıyarak bakıyordu, ne kadar yanlış bir şey yaptıklarını düşünüyordu. Bu çocuklar evde ne yapıyorlardı? Dünyada olan biten, var olan yok olan milyarlarca şey hakkında neden meraksız ve heyecansızlardı? Yusuf bunu hep merak ediyordu.

Ödevlerini sunan arkadaşlarına baktığı zamansa, kendiyle daha bir gururlanıyordu. Arkadaşlarının hazırladığı panolar hep birbirinin aynısıydı. Neden daha farklı bir şey düşünmemişlerdi? Neden yamuk yumuk kağıtları renkli bir kartonun üzerine düzensiz bir biçimde yapıştırıp getirmekle yetinmişlerdi ki? Bu çocuklar neyi ciddiye alıyorlardı? Ödevlerini ciddiye almayan çocuklar, büyüdüklerinde neyi ciddiye alacaklardı ki? Yusuf bunu da hep merak ediyordu.

Beklenen an gelip öğretmeni Yusuf’u ödevini sunması için tahtaya çağırdığında, Yusuf tüm gururunu kuşanmıştı. Öğretmenine panoyu götürüp, kirlenmesin ya da başka bir şekilde yıpranmasın diye üzerine sardığı ambalajı açtı. Panoyu ellerinin arasında, göğüs hizasında tutup öğretmenine sundu. Sonra öğretmenin masasının üzerine bıraktı. Öğretmen, panoya bakıp Yusuf’a ne kadar da çok uğraşmışsın demekle yetindi. Sonra elindeki kağıda bir not yazdı. Yusuf yerine geçti. Beklediği takdiri görememiş olsa da, en azından notu yüksekti, böyle tahmin ediyordu.

Tüm öğrenciler panolarını sunduktan sonra öğretmen, verdiği notları sırayla okumaya koyuldu: Bir numara, elli; iki numara, yetmiş; üç numara, kırk beş; dört numara, altmış; beş numara, seksen; altı numara, altmış beş; Yusuf, yetmiş beş…

Tüm sınıfı okuduğunda Yusuf şaşkına dönmüştü. Öğretmen Yusuf’un panosuna yetmiş beş puan vermişti. Kötü değildi ama hak ettiğinin altındaydı. Buna itirazı yoktu. Ama on bir numaraya yüz puan vermişti. Yusuf buna anlam veremiyordu.

Ayağa kalkıp öğretmenine, neden on bir numaraya yüz verdiniz de bana yetmiş beş verdiniz, diye sordu. Bunu sordu çünkü on bir numaranın hazırladığı pano diğerlerinden farksız, vasat bir panoydu. Ama Yusuf’un panosu en çok verinin olduğu, özenle hazırlanmış bir panoydu. Yusuf da akıl sahibi olan her varlık gibi, aklına yatmayan şeyin nedenini öğrenmek istedi. Amacı puanını yükseltmek ya da on bir numaranın puanının azaltılmasını talep etmek değildi. O sadece öğrenmek istemişti. Çünkü çocuk akıl, nedenini akıl edemiyordu.

Öğretmen Yusuf’u yanına çağırdı. Yusuf sakince gitti. Öğretmen, masasının üzerindeki demir metre ile Yusuf’a vurmaya başladı. Yusuf ne kaçtı, ne karşı çıktı, ne ağladı. Öğretmen vururken, Yusuf’a, bir daha kararlarını sorgulamaması gerektiğini söyledi. On bir numaranın ödevinin daha iyi olduğunu, olmasa bile on bir numaranın daha iyisini yapabilecek bir öğrenci olduğunu, onun çalışkan bir kız olduğunu, güzel olduğunu ve annesinin de öğretmen olduğunu söyledi. Tüm bunları söylerken vurmaya devam etti. Yusuf usulca dayağını yiyor, ağlamıyordu.

Sonra konuşmaya karar verdi. Çünkü bedeni değil ama içinde bir yerleri ağrıyordu, kabul edemezdi. Öğretmeninin söylediği şeyler doğru değildi. Hayır dedi, onun panosu dökülüyor ama benimki çok güzel, ben saatlerce özenle uğraştım, o doğru düzgün boyamamış bile. On bir numara bunları duyunca ağlamaya başladı. On bir numara ağlamaya başlayınca öğretmen Yusuf’a daha çok vurmaya başladı. Yusuf hiç tepki vermeden dayağını yiyordu. Öğretmen demir metreyi bırakıp, tokat attı Yusuf’a. İçinde bir şeylerin kırıldığını hissetti Yusuf. Arkadaşlarına dönüp baktı, kimse konuşmuyordu.

Öğretmen, Yusuf’un panosunu yırtıp suratına fırlattı. On bir numaranın panosunu duvara astırdı. Sonra sınıftan çıkıp gitti. Yusuf’un arkadaşları gülerek, alay ederek ayrıldılar sınıftan. On bir numara sınıftan çıkarken, Yusuf’a bakıp, güldü sadece. Yusuf çıktı sınıftan, okuldan. Eve doğru koşarken, gözyaşının kekremsi bir tadı olduğunu öğrendi. Kekremsi ne demek, bilmiyordu bile.

Altay Kenger

Altay Kenger hakkında 74 makale
Caer De Disgracia | In Ungnade fallen

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*