K.A.F.K.A. #7: Kış Süremi

Bakire beyazı duvarlardan oluşan dikdörtgen formdaki odanın ortasında, duvarda asılı olan tabloya bakıyordu Yusuf. Işıkları söndürmüş, her şeyi karanlık gözüyle görmüştü bir süre. Sonra tablonun tam altında, zemine yerleştirilmiş mumları yakıp tabloyu incelemeye koyulmuştu. Bu tabloyu hatırlayamadığı kadar çok uzun zaman önce edinip, buraya asmıştı. Tablonun neyini sevmişti, neden edinmişti, neden bu duvara asmıştı bilmiyordu çünkü bu soruları kendine hiç sormamıştı.

Bu bir kış tablosuydu ve Yusuf kışları çok severdi. Yazı masasında oturup bir şeyler yazarken bu tabloya gözü dalar, ağlardı bazı-bazı. Kış manzaraları Yusuf’a hep hüzünlü gelirdi. Çocukluğunda karın düştüğü ilk gece, pencereden dışarıyı seyredip ağlardı bazen. Sırf bu yüzden onun kardan korktuğu ya da kış süremini sevmediğini sanmışlardı. Çocukken düşünmüştü bunu. Karın yağmasına neden üzülüyordu ki? Kar tanelerinin yere düşünce öldüğünü düşünüp, buna mı üzülüyorum diye sorgulamıştı kendini. Yanıtı hayırdı. Dışarıda kalıp üşüyen hayvanları düşünüp mü üzülüyorum diye sormuştu sonra, yanıtı yine hayırdı. Hayvanlara üzülmesi farklıydı, bunun adını hemen koyabiliyordu. Ama yağan kara neden üzüldüğünü anlayamıyordu. Karı çok seviyordu, sokakların bembeyaz olmasını, o eşsiz sessizliği, sonsuz temizliği, tükenmez berraklığı… İçi huzurla doluyordu her kış ama yine de, ağlıyordu.

Tabloyu izlerken yine garip bir duygu karmaşasının içine düştüğünü hissetti. O kar, o kış, o kuşlar, evet, çok mutlu ediyordu onu. Ama bu mutluluk, sonrasında hemen gözyaşlarına dönüşüyordu. Üzüldüğünü hissediyordu, bir şeyleri yitirdiğini ya da özlediğini. Ama adını koyamıyordu. Bu durumun içine her düştüğünde aynı kanıya varıyordu: Mutluluğun içinde gizil bir hüzün vardı. Sevincin içinde mahfuz, gizil bir üzünç.

Kızıl mumlardan doğan alevler, tablonun altında kalan bakire beyazı duvarı Kahire sarısına boyamıştı. Alevin kıpırtısı, duvarda belli belirsiz hareketlere neden oluyordu. Yusuf tabloya da, alevin gölgesine de bakıp neyi düşünmediğini düşünmeye çalışıyordu. Gölgeye baktığında korkuyordu. Ama bu içinde güven olan bir korkuydu, bunu seziyordu. Sanki bir şeylerden korkuyla kaçıyorken, yanında onu koruyan birinin varlığını biliyor olmak gibiydi bu. Güvende hissediyor ama yine de korkuyordu. Tabloya baktığında usunun çürüdüğünü hissediyordu. Çünkü tablodaki detaylara baktıkça, unuttuğunu dahi unuttuğu bir şeylerin varlığını hatırlıyor gibi oluyordu.

Kar manzaralı tabloyu izlerken, ağlamaya başladı Yusuf. Gözyaşları çenesinden süzülüp yere damladı. Alev irkildi. Kardaki köpeklerden biri dönüp baktı Yusuf’a. Yusuf ona bakıp, “bana bakma, sen bana baktıkça yaşıyor gibi oluyorum”, dedi. Sonra kardaki kuşlardan biri dönüp baktı Yusuf’a. Yusuf ona bakıp, “bana bakma, sen bana baktıkça ölüyor gibi oluyorum”, dedi. Kardaki avcılardan biri dönüp baktı sonra Yusuf’a. Yusuf ondan gözünü kaçırıp, “bana bakma, sen bana baktıkça kanım kan kusuyor”, dedi. Tabloda farklı bir şey daha dönüp baktı Yusuf’a. Yusuf baktı, baktı ve konuşamadı. Oturduğu yerde geriye doğru kaçtı. Köpekler, kuşlar, avcılar ve kardaki diğer her şey dönüp bakıyorlardı Yusuf’a. Yusuf korkuyla karışık üzünç ile geriye doğru çekildi. Köpek Yusuf’a usulca, “kaybettiğimiz için kazandık, eğer kazansak kaybedecektik”, dedi. Sonra kuş, “kaybetmesek kazanamazdık”, dedi. Avcılardan biri “kaybettik” dedi. Sonra tablonun en uzağından bir ses duyuldu. Yusuf’a “güneş geldiğinde biz yok olacağız” dedi. Yusuf sesin sahibini görmeye çalıştı. Zayıf, çelimsiz, sıska bir adamdı. Ona baktı. Adam solgun yüzündeki ölgün gözlerle Yusuf’a bakıp, başını eğdi.

Yusuf mumlara üfleyip, hepsini söndürdü. Tablonun altına geçip duvara yaslandı. Gözlerini kapattı. Birkaç dakika sonra gözlerini açtığında o zayıf, çelimsiz ve sıska adam, tam karşısındaydı.

Altay Kenger

Altay Kenger hakkında 75 makale
Caer De Disgracia | In Ungnade fallen

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*