K.A.F.K.A. #8: Kurgu

Yusuf yazı masasına oturmuş, önündeki kağıtlara bakıyordu. Elindeki kurşun kalemi evirip çeviriyor, yazacağı şeyleri düşünüyordu. Yazmaya başlamak onun için her zaman zor olmuştu. İlk cümleyi yazmak, yaşamını tüm detaylarıyla anlatmaktan daha zordu. Daha önce ilk cümleyi atlayıp ikinci cümleden başlamak istediğinde de zorlanmıştı. İlk ya da ikinci cümle, ilk ya da ikinci paragraf hiç fark etmiyordu. Zor olan yazmaya başlamaktı onun için.

Bunun nedenleri üzerine kafa yormaya başladı. Yazmaya başlayamıyordu çünkü usunda sürekli olarak sayısız cümle dolaşıp duruyordu. Yazmaya başlayamıyordu çünkü bulduğu her sözcüğün yerine daha iyisini getirebileceğine inanıyordu. Yazmaya başlayamıyordu çünkü anlatmak istediği şeyi tam olarak ifade edebilecek sözcüğü seçemiyordu. Yazmaya başlayamıyordu çünkü ney anlatması gerektiğine karar veremiyordu. Yazmaya başlayamıyordu çünkü nasıl anlatması gerektiğini bilemiyordu. Yazmaya başlayamıyordu çünkü kendini yazılı bir metnin içindeki bir karakter gibi hissediyordu.

Evet, Yusuf kendini bildi bileli kendini bir yazarın yarattığı bir karakter gibi hissediyordu. Yaptığı her şeyi ona yaptıran bir yazarın varlığını, içinin ve usunun derinlerinde hissettiğini hissediyordu. Yaşamı boyunca söylediği her söz, yaptığı her eylem, aldığı her karar, sevdiği ya da nefret ettiği her şey sanki başka biri tarafından usuna yerleştirilen talimatların sonucuydu. Yusuf bunun tesirini yaşamı boyunca yaşamının her alanında hissetmişti.

Bunu ilk olarak, henüz küçük bir çocukken, neden diğer çocuklardan olmadığını düşündüğünde hissetmişti bunu. Neden yan komşunun, başka şehirdeki birinin, farklı dili konuşan bir ailenin çocuğu değildi de, bu çocuktu. Neden buradaydı da orada değildi? Neden Yusuf’tu da A değildi?

Bir şeylerin yanlış olduğunu yine o çocukluk yıllarında hissetmişti. Yanlış olan bir şeyler vardı ve bu bir şeylerin yanlış olması, kendi elinde değildi. Yanlış olan şeyler, tüm yanlışlıklarıyla, Yusuf’un yaşamına yerleştirilmişti sanki. Sanki birisi ya da birileri, bu yanlışları bulmasını, bu bulmacayı çözmesini, bu labirentten çıkmasını, büyük resmi görmesini bekliyordu ondan. Ya da sınanıyordu. Ya da sadece o biri veya birilerinin eğlenmesi içindi tüm bunlar. Bildiği tek bir şey, seçimleri kendisi yapmamıştı.

Yaşadığı kentten memnun değildi. İnsanların yaptıkları ve yapmak istedikleri, ona mantıklı gelmiyordu. Bir şeyleri neden yapmak zorunda olduğunu ve bir şeyleri yapmanın neden yanlış olduğunu düşünüyordu. Yapılması gereken şeyleri gayetle iyi görüp kavradığı halde, içinde yapması gereken şeyleri yapmamasını öğütleyen biri var gibiydi. Bu hep kafasını karıştırıyordu. Yapılması gereken şeylerin yapılmasını gerekli kılan kimdi ve içinde yapmamasını öğütleyen o sesin sahibi kimdi? Bunlar aynı kişi olabilir miydi? Yusuf bir çocukken, diğer çocukların neden bunları düşünmediği düşünüyordu. Neden diğer çocukların yapılması ve yapılmaması gereken şeyler üzerine düşünmediklerini merak ediyordu. Ve bu merak, kendi usunun üzerinde bir usun, usuna müdahale ettiğini düşünmesini sağlıyordu.

Ölümü düşünüyordu Yusuf. Öleceğini biliyordu. Diğer çocuklar ölümün farkında mıydı? Ölümü ilk kez düşündüğünde çok korkmuştu. Çünkü bu ölüm, ailesinin ölümüydü. Eğer ailesinden biri ölürse, ne yapacağını düşünmüştü. Bu çok korkutucuydu onun için. Kendi ölümünü düşündüğünde ise hissettiği şey korku değildi. Ölüm onun için, bilinmezliklerle dolu farklı bir dünya gibiydi. Öleceğini ilk kez düşündüğünde, içinde müthiş bir heyecan ve merak duygusu uyanmıştı. Düşlerinde öldüğünü görüp, merakını gidermeyi diledi çoğu gece. Ama sonradan fark etti ki, sanki usuna müdahale eden o üst us, onun ölmesini istemiyordu. Ölümü hiçbir zaman tatmayacağını düşündü nedensizce. Bu düşünce çocuk Yusuf’u çok rahatsız etmişti.

Büyüdükçe, kentini en baştan oluşturmanın yollarını düşündü Yusuf. Sokakları, evleri, parkları, ağaçları, dükkanları, okulları, hastaneleri ve bir kentte olması gereken diğer her şeyi en baştan çizmeye başladı. Kentteki düzeni kağıt üstünde en baştan tasarlamaya başladı. Sonrasında, insanların neler yapacağıyla ilgilendi. İnsanların yapacağı işler, uğraşacakları uğraşlar kökten değişmeliydi. Vakitlerini daha verimli ve birbirlerinden farklı şekillerde harcamalıydılar. Kentindeki insanlara baktığında, onları birbirinden ayırt edemiyordu. Çünkü onlar, onlar gibiydiler. Birbirlerini taklit ederek yaşayan ve bir taklit döngüsünün içine sıkışıp kalmış zavallı insanlar. Acaba onları da yöneten üst uslar mı var diye düşündü. Eğer vardıysa, onlar hep birbiri gibiyken, Yusuf neden böyleydi? Kentindeki herkesi aynı yazar yazdıysa, o yazara öykünen tek kişi neden Yusuf’tu? Yaptığı şey yanlış mıydı? O yazar, Yusuf’a neden böyle şeyler yaptırıyordu? Yusuf o sesin usundan çıkıp gitmiş olmasını, kendinin de diğer insanlar gibi olmasını istiyordu. Yazar Yusuf için böyle farklı bir yaşamı ne amaçla yazmış olabilirdi ki?

Bu düşünceyle beraber, Yusuf, kentini baştan oluşturamayacağını fark etti. O kentin öyküsünü üst us, yazar dediği kişi yazıyordu. Kendinin için de olduğu bu öyküyü değiştiremezdi. Ve kentini baştan oluşturamayacağını fark eden Yusuf, kendini baştan oluşturmaya karar verdi. Kendini bir öykünün içinde hissederken, kalemi kuşanıp kendi öyküsünü yazarsa ne olacaktı? O üst us Yusuf’u yazıyorken, Yusuf kendini yazabilir miydi? Bunu anlamak için yazmaya başladığında, yarattığı her yeni Yusuf’un bir diğerinden farklı olduğunu gördü. Yarattığı onlarca Yusuf’un içinde, gerçek Yusuf hangisiydi, bunu anlayamadı. Yazmanın cazibesine kapıldıkça, kendi gerçeğini bulmak yerine, kendini daha da kaybetti. Usundaki sese yarattığı Yusuflar da eklendikçe, inanç ve düşüncelerinin sonsuz bir değişim döngüsüne girdiğini fark etti. Artık içinden çıkamıyordu.

Yusuf kalemi kağıdın üzerine bırakıp, odayı terk etti.

Altay Kenger

Altay Kenger hakkında 74 makale
Caer De Disgracia | In Ungnade fallen

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*