K.A.F.K.A. #9: Köprü

Yusuf gecenin bir yarısı çalan kapının sesiyle uykusundan uyandı. Kapıyı açtığında karşısında gördüğü kişi, garip bir adamdı. Biraz uzun olan saçlarını arkaya doğru tarayıp toplamıştı. Yüzünde güven veren buruk bir gülümseme vardı ve alnında, sanki gözyaşları vardı. Yusuf uykulu gözlerle baktı adama, adam gülümsedi. Yusuf’a gitmeleri gerektiğini söyledi. Yusuf siyah kaşe ceketini giydi, çıktılar.

Yürümeye başladıkları sokakları tanıyamıyordu Yusuf. Sanki farklı bir şehrin ücra sokaklarında ilerliyorlardı. Baktığı binalar, gördüğü evler ona yabancıydı. Kaldırımlar, ağaçlar hatta gökyüzü bile farklıydı. Yusuf adama dönüp baktı, adam gayet sakin bir halde yürüyordu sadece. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı. Bu gülümseme Yusuf’a güven veriyordu.

Bir süre yürüdükten sonra büyük bir kapının önünde durdular. Kapıda büyük bir ayna vardı. Yusuf aynada kendini gördü, yüzündeki heyecanı fark etti. halbuki hiçbir şey hissetmiyordu. Aynadaki Yusuf, Yusuf’tan ne de farklıydı. Adam birkaç adım uzaklaştı Yusuf’tan. Aynalı kapı açıldı, içeriden büyük bir ışık uzandı Yusuf’un gözlerine. Yusuf birkaç adım geri çekildi. Açılan kapıdan birinin adım seslerini işitti. Işığa alışan gözlerini kıstı, geleni gördü.

O büyük aynalı kapıdan gelen, biricik dostuydu Yusuf’un. Kardeşim deyip sımsıkı sarıldılar. Birbirlerine bakıp güldüler karşılıklı. Sarıldılar. Sonra bakıp birbirlerine yine güldüler. Çok özlemişlerdi birbirlerini. Sonra birbirlerinin kollarına girip yürümeye başladılar.

Bir şeylerden konuştular. Kah güldüler, kah kahkaha attılar. Yusuf öyle mutluydu ki, gülerken gözlerinin pınarında yaşlar kaynıyordu. Dostundan gözünü bile ayırmıyordu. Onun söylediklerini bütün kalbiyle, tüm tiniyle dinliyordu. Onunla konuşurken sözcüklerini özenle seçiyordu. O en güzel sözcükleri hak ediyordu.

Yusuf eskiden olanları anlatıp durdu hep, o anlattıkça beraber kahkahalarla güldüler. Sanki bütün yaşamları boyunca tüketmeleri gereken kahkahaları şimdi tüketiyorlardı. Sanki vaktiyle gülemedikleri her şeye şimdi gülüyorlardı. Öyle mutlulardı ki, öyle güzel gülüyorlardı ki… Sanki gülmedikleri her anın intikamını alıyorlardı. Onların buluşması, tüm ayrılıkların yakasına bıçak çekmek gibiydi. Ayrılığa, hasrete, özleme, gülememeye kafa tutuyorlardı sanki. Onlar bilinmeyenlerdi, bilinenlerden intikam almaya gelmişlerdi.

Nerede olduklarını, nereye gittiklerini bilmeden yürüyorlardı. Önlerine bile bakmıyorlardı ve sanki yollar onların önüne seriliyordu. Bir süre sonra o adam göründü, elinde eski bir fotoğraf makinesi vardı. Yusuf ve dostuna dönüp, poz vermelerini istedi. Onların fotoğrafını çekecekti. Olur dediler. Yusuf dostunu sol tarafına aldı, dostunun sağ tarafına geçti. Birbirlerinin omuzlarına sarıldılar. Birbirlerinin, omuzlarına sımsıkı! Gülümsediler sonra, gülemedikleri tüm vakitlerin kanını dökercesine! Adam karşılarına geçti, deklanşöre bastı.

Böyle bir süre yürüdükten sonra, bir köprünün üzerine gelip durdular. Burası neresi diye sordu Yusuf, dostu gülümseyerek yanıtladı: Burası Hoşça Kal Köprüsü. Yusuf yüzünü buruşturdu. Köprünün aşağısına baktı, o kadar yüksektelerdi ki, aşağıda ne olduğunu göremiyordu bile. İçini garip bir korku bürüdü. Sorar gözlerle döndü dostuna, ne olacağını anlamamıştı ya da anlamak istememişti. Dostu gülümsüyordu. Yusuf’un gözlerine baktı, veda vakti kardeşim, dedi. Yusuf yutkunamadı. Ama içinde bir yerlerde, bunun olması gerektiğini biliyor gibiydi. İtiraz edemedi. Kollarını açıp sımsıkı sarıldı dostuna. Dostu sarılmasına kocaman bir karşılık verdi. Birbirlerini bir daha göremeyeceklerini bilmenin verdiği acıya, birbirlerine sarılarak direniyorlardı. Birbirlerinden gizli ağlıyorlar, birbirlerinin ruhlarına işlercesine sımsıkı sarılıyorlardı birbirlerine. Sonra durup baktılar birbirlerine, yaşlı gözlerle. Dostu arkasını dönüp yürümeye başladı. Yusuf gözlerini, dostunun sırtına çiviledi.

Dostu gözden kaybolunca, adam sessizce belirdi arkasında. Yusuf eliyle gözlerini silip adama döndü. Adamın alnına baktı. Adamın yüzündeki gülümseme daha bir buruktu. Başını öne eğip, alnımdaki gözyaşlarıyla yazılmış bir yazıdır, dedi Yusuf’a. Yusuf sessiz kaldı. Adam elindeki fotoğrafı Yusuf’a uzattı ve aynı anda omuzlarında beliriveren kanatlarla yükselip, göğün göğsünde kayboldu. Yusuf adamın kaybolduğu göğe baktı, boşluktan başka bir şey yoktu. Elindeki fotoğrafa baktı, acıyla gülümsedi. Birbirlerine sımsıkı sarılı iki dost, iki kardeş, iki acı vardı fotoğrafta. Rüzgar karıştırmıştı ruhlarını. Fotoğrafa baktı Yusuf, dudaklarına götürüp usulca öptü. Sonra alıp o fotoğrafı, göğsünün ortasına asıverdi.

Yüzünü rüzgara döndü. Köprünün ortasında ne hissettiğini anlayamadan duruyordu öyle. Gözleri ağlıyordu. Sonra alaca bir kararla, köprüden aşağı bıraktı kendini. Yüzünü rüzgara dönmüştü, ruhunu rüzgara dökmüştü, Yusuf.

Altay Kenger

Altay Kenger hakkında 75 makale
Caer De Disgracia | In Ungnade fallen

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*